23 Ocak 2009 Cuma

So Nuri Bilge Ceylanesque

Peşin not: Lütfen fotoğraf makineleri ve kameralarınızın “renk” ayarlarıyla oynamayınız!!

=)

İzmir semaları şahhane bugün. Her yer sepya (hani şu, fotoğrafçıların ölüp bittiği sarı-turuncu karışımı olan ve eski zamanları, anneanne babaanne evini filan çağrıştıran ton). Başlıktan da anlaşılacağı üzere, insanın kendini bir Nuri Bilge Ceylan filmi/karesinde hissetmemesi işten bile değil. Sapsarı bir masalın içine yutulmuş hissiyatı veriyor insana.

Yalnız hava muhalefetinden ötürü (bkz. yağmur) istediğim gibi dışarı çıkıp istediğim fotoğrafları çekemedim ne yazık ki..

Evin arka bahçesinde çekmiş olduğum, içinde bizim asma ağacının kuru dallarını barındıran (biliyorum çok romantikleştim :P) tek kareyle yetinmek zorundayız pek sevdiğim günlük. şey,, yani blog.. Daha başka da çektim ama aceleden (niye acele ettiysem sanki?) kadrajı ayarlayamadığım için koymuyorum buraya. Rezil gibi olm.!

Ha bu arada.. Nuri Bilge demişken.. Üç Maymun’a ne yalan söyleyim üzülmedim. Oscar da neymiş? Kimmiş? Asıl "altın adam" sensin be Bilge'cim, Nuri'cim, ceylanım! Akademi jürisini maymunlar kovalasın inşallah!



İşte böyle.. Tekrar görüşene dek esen kal, canım blog :)

14 Ocak 2009 Çarşamba

Survival of the Fittest

Amerikan Kültürü'nün, şahsıma katabildiği belki de en anlamlı kavramdır "survival of the fittest" (güçlü olanın hayatta kalması).. Güçlüysen hayatta kalırsın arkadaş, der evren bize gizliden gizliye. Değilsen ne halin varsa gör...

(So, fuck capitalism!)

Konuyla alakalı olarak birkaç film de izlemiştik bölüm olarak ama sanırım aklımda en fazla kalmış olanı Spielberg imzalı Dual'dir.. İki taşıtı kullanarak metaforik bir anlatımla (taşıtlar, canlıların metaforudur), hayatta kalma çabasını portreler Oskarlı usta.

Tır güçlüdür, otomobil ise zayıf.
Tır, otomobili yutar.
Tıpkı büyük balığın, küçüğünü yutması gibi...

Şimdi.. Orada bir savaş var. Hem de çok yakında.. O savaş, bizim savaşımız.
Yirmi birinci yüzyıldayız, uzaya tatil amaçlı yapılan gezilerden bahsediyoruz, bilmem ne hastalığının mucize tedavisi yayımlanıyor tv'de, her şey otomatiğe bağlanmış; postacılar bile uğramaz olmuş mahalleye, reklamda da gösterildiği üzre çocuklar futbolu dışarıda terleyerek değil, bir ekranın içinde kımıldamaksızın oynuyor.. ve internet sayesinde "dünya aslında yanıbaşımızda" dediğimiz bir dönemdeyiz.
Ama biri çıkıp bana söyleyebilir mi; şu, yolun ortasında çırılçıplak bir şekilde ağlayarak koşturan Vietnam'lı kız çocuğunun olduğu meşhur fotoğraftan bu yana ne değişiklik oldu?

Cevap: hiç..

Hala ağlayarak koşturuyor o minik çocuk..

Aynı tas aynı hamam gidiyoruz. Yirmi bir yüzyıl daha geçse bu değişmeyecek. Toprakları, kaynakları, parayı, dünyayı, evreni paylaşmayı öğrenemeyeceğiz bir türlü. Tek bir inanç olmayacak; ya da çeşitli inançlara, ırklara, düşüncelere saygı. Birbirimizden farklı olduğumuz gerçeğini görmezden gelmeye devam edeceğiz en gamsız tavrımızı takınıp. Yine bebekler, çocuklar ölecek. Anneler- babalar, ağlayarak bırakmaya kıyamayacaklar kara toprağa minik cansız bedenleri.

Biri bana, bahane/kılıf uydurmaya çalışmasın. Arap ülkelerine müstehak'la başlayan cümleler de kurmasın. Rusya, ABD, vesaire politikalarından hele hiç bahsetmesin.

Orada her an verilen canları hiçbir bahane, güç, sermaye, politika, petrol kaynağı, herhangi bir ülke başkanı, din sistemi ve hatta tanrı (bile) geri getiremeyecek çünkü.

Çünkü dünya, hayatta kalanların; yani onların dünyası.
Ve her gün, onlarca küçük balık kayıp gidiyor elimizden...

05 Ocak 2009 Pazartesi

Farklı Bir Göz

Fotoğraf çekmeyi sevmez bir yapım vardı önceleri (ironik, öyle değil mi?). Yaz tatillerinde olsun, haftasonları olsun dört kişilik çekirdek ailemizle tatil için bir yerlere gidecek olsak fotoğrafçılık görevini ya babam ya da ablam üstlenirdi. Annemle biz, poz veren konumunda olurduk hep. Te o zamandan kalma bir boynu sağ/sol yana yatırarak ebleh pozlar verme alışkanlğı edinmişimdir hatta. Düz durduğum tek karem yok diyebilirim.

Babamın emektar Yashika'sını ablam hep boynunda taşırdı. Ben deklanşöre bile bastığımı hatırlamam. O kadar uzaktım o alana.

Sonra devire bir şeyler oldu, döndü bizimki galiba? Üniversiteye giderken, ömrümdeki ilk dicital makineyle tanıştım. Dağcılığa düzenli olarak gelen ABD'li dostum Bis, havalı makinesini her parkura getirip sınırsız fotoğraf çekmekte, çektiklerini de üşenmeden e-posta aracılığıyla biz dağcılara göndermekteydi. Allam, bu nasıl bir teknolocik gelişmeydi?! Film parası vermeyecen bir de üstüne "36" gibi salak bir rakamla da sınırlı kalmayacak sanatın!!

Ben de almalıydım. Nitekim aldım da; bi dandirik Kodak Easyshare (yok lan, ilk göz ağrısı). Bölümde dicital kameralı tek fani olduğumdan, okulda epey zorlandığım, ter döktüğüm günler olduğunu iyi bilirim (ay beni bi de şurdan çek, mailim de şu). Sıkıntılı ama eğlenceli günlerdi.

Sülale düğünlerini, deniz sefalarını, bebek doğumlarını filan saymıyorum. Gücüm yok lan?!

Ama fotoğraf çekmeyi eni konu sevmeye başlamıştım. Her ayar otomatik de olsa sonuçta kadrajı, ışığı, flaşı vesaireyi ayarlayan sendin. Sanatçı sendin. Dünya, aha da tam şurada, elinin altındaydı ve sonsuzdu onu ölümsüzleştirme hakkın. Bir deklanşöre bakıyordu.

Tabi sonra o CD'lerle napıcaz sorusu türemeye başladı kendiliğinden; bu da işin cilvesi. Gülün dikeni bir nevi. Onu da cevaplamıyoruz elbet.

Fotoğraf çekme zevkinin doruklarına sanırım, adına layık olan Kaçkarlarda varmış idim. Sağ işaret parmağı felci geçirme raddesine gelmiş de olsam durmadan ölümsüzleştiriyordum yaylaları, tahta evleri, karlı zirveyi, krater göllerini, fırtına vadisini, sisleri, bulutları, güzel karadeniz insanını..

Dün akşam Bulutları Beklerken filmini izledim. Her Doğu Karadeniz aşığına da en önemli tavsiyem olacaktır izlemeleri. Ve farkettim ki sevgili yönetmenle (Yeşim Ustaoğlu) benzer bakış açıları yakalamışız aslında bulutlar ülkesinde. Çoğu zaman hayretler içinde kaldım; çoğu kareyi kendi fotoğraflarımla karıştırdım (Bunu asla övünmek için söylemiyor; 2 mp'lik bir kamerayla ne denli başarı yakalananilir ki diyorum. Tamamen altını çizmeye çabaladığım, gözümün görmek istediği şeylerin Ustaoğlu ile benzer oluşunun verdiği gurur.)

Ve geçen Nisan gibi hayalime kavuştum; ilk profesyonel makinem Nikon D40'ı elime aldım; bir bebeği ilk defa kucaklamanın verdiği heyecan misali.. Yıllardır her şeyi otomatiğe bırakmanın rehaveti öyle tembelleştirmişti ki şahsımı, manuel ayara alışana kadar pireyi adeta deve yaptım. Eşekten inip ata binmiştim nitekim. Ve şimdi dikkat ediyorum da İSO'yu, enstantaneyi, diyaframı ayarlayacam; ışığı şöyle yakalıycam derken bolca vakit kaybetmişim/kaybetmekteyim. Ama bunlar elbet güzel kayıplar.. İnsandan bir alırken ona bin eklemeyi ihmal etmeyen yenilgiler.

Şimdi her şey çok farklı gözümde. Boşa geçirdiğim günlere her zamankinden daha çok yanıyorum mesela. Urfa'ya su gelmeden, baraj güzelim köyleri alıp götürmeden önce.. Babaannem bu denli yaşlanmadan; yanaklarında güllerin açtığı çağlarında.. Daha çok alabilseymişim keşke kadraja. Belki de fotoğraf yüzünden aşığım Bozcaada'ya ve o nedenle her karaladığım şeyde muhakkak bir defa adı geçiyor bu kutsal yerin.

Bir günbatımını hayal ediyorum Ayazma'da.. Şöyle yapardım, ya da böyle diyorum içimden.

Bağbozumu mevsimi geliyor aklıma.. Rüzgar gülleri. Bu ada, sanatın mekanı aynı zamanda. Adamı en afillisinden yazar, çizer, yönetir, çeker yapar alimallah.
Evet günün birinde artık hep o topraklarda nefes almaya karar verdiğimde, eski bir Rum evi olmalı evim. Ya da en hasından cumbalı bir Türk evi. Saçaklı olmalı cumbası. Her yağmurda şırıl şırıl sesler gelmeli. Ahşap pencerelerde gupürden perdeler uçuşmalı yaz aylarında. Pervazlarda sakız sardunyalar. Evin içi de antikalarla dolup taşmalı. Ve ben her uyandığımda farklı bir yanını keşfetmeliyim fotoğrafını çekmek ya da resmini çizmek üzere..

Anlıyor musun beni Abidin?

04 Ocak 2009 Pazar

Geçmişe Mazi Demek

Çok acımasız ve bencil bir tabirdir bence. Geçmiş, özlemle anılan güzel günlerin bileşiminden oluşuyorsa üstelik..

Geçenlerde anneannemin evinde kaldım. Yok hayır, kendisi ne yazık ki artık bu dünyada ikamet etmiyor; on yılı aşkın süredir. Aslında tam olarak nerede ikamet ettiği de bir muamma. Vefatından sonra bi süre boş bırakılıp ardından bir tanıdığa kiralık olarak verildi ev. Hatırlayamayacağım kadar çok hatıra da onunla beraber yeni bir sayfa açmaya yeltenmiş meğer yeni sahipleriyle yıllar önce.

Tekrar gidince fark ettim.

O sokak. Her yerinden tarih fışkıran.. Eski çeşme.. Dışarıya bakmaya doyamadığımız pencere.. Annemin çocukluğu, gençliği.. Dayımla beraber civcivlerini gömüp üstüne işedikleri bahçe.. Nefis meyveler veren nar ağacı.. Saksılık.. Ecza kutusu.. Beyaz renkli mutfak dolapları.. Çocukluğum??



Deli melahat’ın evinin yarısından çoğu yıkılmıştı. (Deli dememin vardır elbet bir nedeni. Hatun, biz her ne zaman top oynasak direkt gelip keserdi. Her daim pıçakla gezen birine akıllı da denmez be kardeşlik!) Cepheden bakınca sadece iki kel pencere, bir harabe halde kapı ve masmavi gökyüzü kalakalmıştı geriye. Üzüldüm. Sonra aynı akıbete, anneanemin can dostu Fatma teyzenin perili evinin de uğramış olduğunu farkettim. Sürekli kapalı halde duran pencerelerin beyaz perdeleri kendiliğinden kımıldıyor şu rüzgarsız yaz gününde diyerek sokak sokak kaçtığımızı bilirim. Hem annem daha bi güzel anlatır; evin hemen yanında yer alan caminin bahçesinde asırlardır yatmakta olan Hasan dedenin.. anağğm neyse. Yazarken tırstım..
Mahellenin çoğu, Giritlilerin.
Anneannem onlardan biri değildi; ataları göçebe olan bir aileden geliyordu (gözlerin çekik ve alabildiğine yumuk, elmacık kemiklerinin de çıkık oluşu bir ipucudur mesela genetik deşifresinde) ama gerektiğinde tam bir Giritli olurdu. Ocağından ot yemekleri eksik olmazdı. Ve elbet zeytinyağı!! Her hafta sonu, kendimize yetecek büyüklükte olan (ve şu an yerinde yellerle beraber Evka 3’ün estiği) zeytinliğe gider, yediden yetmişe, yağmur çamur demeden zeytin toplardık ve iş bitince yağhaneden ganimetlimizi sırtlanır tutardık evlerin yolunu. Hafta sonu ödevlerini, zeytinlikte yaparak geçmişti benim çocukluğumun büyük kısmı, renkli kilimin üstünde. Hatta ilkokul ikinci sınıfa giderken orada Türkçe kitabımı unutup saatlerce ağladığım günü dün gibi hatırlarım.

Zeytinlik artık yok. Profesörler sitesi var onun yerine, son moda güzellik salonları, zengin bebelerin gittiği ve içinde neredeyse sadece Disneyland’in eksik kaldığı kolejler var. Bir zamanlar güç bela tırmandığımız çamurlu yamaçlara lüks evler yapılmış. Babamın minyatür radyosundan gelen maç sesleri yerine trafiğin itici gürültüsü yükseliyor. Kozalak topladığımız çam ormanına artık son moda jipler park ediliyor. Bazen çıkın ulan diyesim geliyor. Orası bizim zeytinliğimiz!! Elimizden bin bir ısrar, oyunla alarak köşeyi döndüğünüz, karşılığında da iki kel evi layık gördüğünüz tarla hani!!.

Anneannemin mahallesi de olmayacak artık. Merkezden yıkım çalışmalarına çoktandır başlamış olan müteahhit yakın zamanda oraya da gidiyor. İğrenç ellerinin ulaşamayacağı delik yok sanırım yeryüzünde. O asırlık evler yıkılacak ve sevimsiz yüksek binalar dikilecek tepemize.. Alışveriş merkezleri yapılacak Ömer bakkalın bulunduğu yere. Cici bebenin evi park olanı olacak belki de. Birbirinin neredeyse aynısı olan daracık sokaklarda kaybolma olasılığım sıfıra inecek çünkü bir daha gitmeyeceğim oralara..

Oysa misal Safranbolu, Bozcaada, Ürgüp, Mardin, Şirince, geçmişten günümüze tek çivi çakılmadan aynen muhafaza edilebilmiş evlere, sokaklara sahip. Yüz yıllar önce yaşamış bir kaymakamın konağındaki el havlularına, damacanalara, gaz lambalarına, gelinliklere, beşiklere ve hatta iğne ipliğe dahi dokunulmamışken,

Biz neden durmaksızın betonlaşmaya ve dolayısıyla çirkinleşmeye ısrarla devam ediyoruz?
O hayatların hiç mi kıymeti yok? Sahipleriyle beraber toprağın altına girmek mi kaderleri?

Neyse ki anneannemden geriye şunlar kalmış olacak elimde ondan yadigar…


Sırasıyla:

1- Annemin çocukluğunu dahi görmüş olan ve dün gece elektrikler kesildiğinde (her elektrik kesintisinde) yaktığımız emektar gaz lambası.

2- Anneannemin evinde bulduğum paslanmış kilit ve afilli anahtar (anahtar sanırım elbise dolabına aitti)

3- Okuma yazma bilmediğinden resmi evraklara parmak ya da mühür bastığından anneannemin şahsına ait olan damga (ki ismi, "Minire" şeklinde yanlış yazılmıştır), tahta makara, ve bir üstteki kilit.

4- Anneannemin bize verdiği en son harçlık. Yüz bin lira. Büyük para...

5- Evinin vazgeçilmezleri, eski radyo ve saat. Radyo canı isteyince çalışırdı fakat bu saat ben bildim bileli zamanı hiç şaşmaz..

Zamanın acımasızlığını da en iyi o anlamıştır sanırım.

01 Ocak 2009 Perşembe

Cingıling Bels

Çocukluğumdan bu yana hep kahramanım olmuştur Noel Baba. Evet bizim kültüre ters; hatta alakasız. Ama rivayete göre bu topraklarda nefes almış bir azizden bahsediyoruz (Kaş'ta yaşamış olduğunu duymuş idim vakt-i zamanında). Ve öyle sevimli bir dış görünüşü var ki, o tonton yanakları hangi çocuk sıkmak istememiştir merak içindeyim doğrusu..

Her Yılbaşı ertesi erkenden kalkar, ne alakaysa (bizim evde şömine yoktu gerçi, ondan olabilir) evin üst katına (aka. dam) çıkar, eski eşyalar, perişan haldeki kitaplar & ansiklopediler arasında Noel Baba'nın bırakmış olabileceği hediyeleri arardım heyecanla. Bulamazdım elbet. Ama bu durum hiç bir zaman onun yokluğunun destekçisi/kanıtı olmadı gözümde.

O hala vardır. Geceleri kimselere belli etmeden ren geyiklerinin çektiği kızağını karlar ülkesinde sürerek evlerin bacasından girip heybetli çuvalından çıkardığı paket paket hediyeleri çocuklara bırakır ve sessizce gider.

Ne yer ne içer, nasıl yaşar bilmiyorum. Bana huzur verdiğini biliyorum ama..

Dünden beri Ege'yle beraber bir Cingıl Bels'dir tutturmuş gidiyoruz. Evin her yanı minyatür Aziz Nicholas'larla doldu. Bir tanesi suyla kaplı cam bir fanus içinde, salladıkça karlar yağıyor tepesine. Diğeri peluştan yapılmış ve oldukça tombul. Birkaç tanesi bildiğin serçe parmağım kadar, sanırım pasta süsü amaçlı imal edilmiş.. Çam ağaçları, janjanlı kağıtlarıyla minyatür hediye paketleri, tırnak boyutlu çanlar, kırmızı çoraplar, plastik kar taneleri, rengarenk ışıklar...

İnsanın, bunların herhangi bir dinin parçası olduğuna inanası gelmiyor. Basbayağı eğlenceli bir iş bu yahu! Yılbaşı ağacı süsledi, şampanya patlatıp dağıttı diye kolaylıkla ayıplanılabilen bir ülkede yaşadığımızı hesaba katacak olursak sanırım hiçbir zaman tadına varamayacağız biz kendi dinimizin diye düşünmek istiyorum müsadenizle. Biz hep ciddiyet katmak durumunda olacağız işe, ibadet ederken bile.

Teravih namazlarını kahkaha atarak nasıl çekilir hale getirdiğimi yazmak isterdim mesela, ama ayıp kaçacak şimdi.

Bir de kurban bayramında kesilecek koyunu öyle sahiplenirdim ki günlerce o sokak senin bu sokak benim kah gezdirir tozdurur, kah yedirir içirir ve kendime fena alıştırırdım ki kesilirlen feryat figan ağıt yaktığımı bilirim.

İslam dini deyince aklıma Arap topraklarında birbirini ezen ve hatta çoğu ölüp gelen hacıların içler acısı hali, bitmek bilmeyen türban tartışmaları, hocaların genelde çocuklara şiddet uygulamayı pek sevdiği Kuran kursları, ortalığın kan gölüne döndüğü kurban bayramları, şuram kanarsa orucum bozulur mu hojam diyegelen bodur bıyıklı, kolormatik gözlüklü müminler geliyor her nedense aklıma. (Ramazan bayramına rağmen evet, ne yazık ki) Bizim din, diğerlerine kıyasla daha bi insanın gözüne sokuyor sanki ahreti, ölümü, bilhassa cehennemi, ruhumuzun çekeceği acıları, günahların bedelini, vesaireyi vesaireyi...

Küçük çocukların alnını, kesilen hayvanın kanıyla boyamak değildir din;
basbayağı bir çocuk gibi eğlenmeyi gerektirebilmelidir bazen,

hediyeler, oyuncaklar, şarkılar eşliğinde...

Not: Hıristiyanlığı ya da başka bir dini falan seçtiğim/seçeceğim yok. Kendi halinde basit bir yakınma benimki. Dilerseniz es geçiniz piliz :D