Selamımızı da vermiş olup, dalalım bloglama olaylara..
Ahah
Fırsatını buldukça yazlığa kaçıyoruz bizimkilerle. Babam zaten Robinson Crusoe'nin anısına saygı gösterircesine o geleneği sürdürüyor haftalardır orada tek başına! E haklı adamceyiz, binalar arasında nefes alma çabasına hayat diyoruz biz. O, cennetin sözlük karşılığına denk gelen yerde açıyor sabahları gözlerini. Bugünlerde bilhassa çiçekler kudurmuş vaziyette. Sokağın başından görenler, sardunyalara hormon verdiğimizi zannediyor. Halbüse yok öyle bir şey; anti-hormoncu insanlarız biz maaile. Çiçeği de böceği de kendi çabasıyla büyür bizim sınırlarımız dahilinde.
Geçen hafta, sanki her renk sardunyamız yokmuş gibi Bayındır'a yeni türler bakmaya gittik (yakında sarı'sını çıkaracaklar sırf biz manyaklar için, aha buraya yazdım). Kocamaaan bir çiçek bahçesini ve bu çiçek bahçesinin koca bir ilçeye yayıldığını hayal et! İşte Bayındır böyle bir yer.. Oraya gidince ablam ve Melek, mutluluk komasına giriyorlar. Arabada çiçeklerden bize oturacak yer kalmıyor her defasında. Geçen haftaki de aynen öyle oldu, klasik. Yanıma her zamanki gibi makinemi de almıştım. (Nerede ne yakalayacağımı asla kestiremediğimden, hep taşırım bebek gibi.)
Çiçek satılan seraya geldiğimizde, tam içerinin bunaltıcı sıcağından kaçıp kendimi bahçenin serinliğine bıraktığım anda kapıda, süzüm süzüm süzülen bir çocuğun durduğunu farkettim. Saçı başı dağınık, giysileri toz toprak içindeydi. Çocuklarla, büyüklerle ya da yaşıtlarımla olduğundan daha iyi anlaşmışımdır hep kendimi bildim bileli. Onların dünyası naif, yalansız, neyse o'dur çünkü!
Neyse.. Kız, hiç konuşmadan yanıma geldi. Bir de kaldırdı başını; o an işte şöyle kalakaldım:
En az yüzü kadar güzel olmasını diledim tüm hayatının. Ben fotoğrafını çekerken o konuşmamayı sürdürüyordu; hatta kocaman insanlar gibi poz veriyordu, ki çocukların fotoğrafını çekmek bir hayli zor iştir. Şu an benden isteseler, şu bakışı atamam herhangi bir kameraya.
Sonra çocuklara zarar veren insanları düşündüm bir kez daha. Biz insan oluyorsak, onlar hangi türdendi acaba?
İçinde bulunduğum zaman ve mekanla bağlantımı kesmek istediğimde, Ege'yle muhabbet ederim ben. Öyle güzel bir dünyası var ki, bazen sırf onu izlemek bile yetiyor insana. Kendi bahçesinin bahçıvanı adeta! O, yaşına göre bilmiş bilmiş konuşması, edaları, asla ödün vermediği kuralları, kendine has inadı.. Ben, hastasıyım kendisinin şahsen.
Üniversitede gördüğümüz ve içeriğinde edebi terimlerin yer aldığı derslerin birinde, paradox'un ne olduğu konusuna gelinmişti ve örnek olarak "Child is the father of men" verilmişti. Hepimiz şaşırmış, garipsemiştik.
Onca yılın ardından bu sözün altına imzamı basabilecek hale geldiysem, vardır elbet bir nedeni. Çocuk, insana insanlığını hatırlatan varlıktır. Önemsemeyip bir kenara ittiğimiz küçük güzel detayları alıp küçücük kutularda saklarlar. Ve öyle ummadık yerlerde/zamanlarda açarlar ki kutuyu, afallar kalır insan.
Çocuk, insanoğlunun babasıdır. Atasıdır. Belki büyüdük sıra o sihirli dönemi daha çok hatırlama isteğimizin altında yatan neden de budur..
Kim bilebilir...
