09 Eylül 2009 Çarşamba

Simple Past Tense (Yok Be, O Kadar Sıkıcı Değil)

- Tek birayla sarhoş olmuşluğum var.
- Bir günde 38 kişiye tattoo yapmışlığım var. Oha
- Çenemle duvara girmişliğim, çenemde mağara gibi bir oyuk açmışlığım var.
- Aynı dersten 3 sene üst üste kalmışlığım var.
- Barda sadece kola içmişliğim var.
- Ayvalık'ta 5 sardalya eşliğinde 1 ekmek yemişliğim var.
- Teoman konserine gitmişliğim var.
- Kanserden ölen bir çocuğa nehirler boyunca ağlamışlığım var (Nathan).
- İncir ağacından düşmüşlüğüm var.
- Bedenimi güneş ışınlarına maruz bırakıp birinci dereceden yakmışlığım var. Cossss
- Feridun Düzağaç'la sohbet etmişliğim var.
- Ekşi Sözlük'e yazmışlığım var.
- Ablamla beraber sabaha dek arabesk dinlemişliğim, melankolinin içmeden de dibine vurmuşluğum var (ergenlik)
- Antalya'da bir barın tuvaletinde mahsur kalmışlığım, o brütal müzik sesine rağmen ortalığı çığlıklarımla inletmişliğim var.
- Bozcaada'ya aşık olmuşluğum, denizde saatlerce dalmışlığım, kamp yaparken çakal ulumaları duymuşluğum, Kadir'in ağaç evlerinde kışın titreye titreye kalmışlığım, ortaokulda beden dersinde koca Bornova'yı koşarak turlamışlığım, Antep'te günlerce cırcır olmuşluğum, Cumhuriyet Bayramı'nda Backstreet Boys şarkısı eşliğinde dans etmişliğim (aah lise), Pak Bahadır'ı görmüşlüğüm, günlerce üstüste sabahlamışlığım, ilkokulda sınıftan kaçıp eve gelmişliğim ve bir daha o sene okula gitmemişliğim, gitar eşliğinde şarkı söylemişliğim, gazetelere çıkmışlığım, Kaçkar'a tırmanmışlığım, Nemo izlerken ağlamışlığım, Georgia'ya gitmişliğim, turkuazında yüzmüşlüğüm, deniz kabuğu toplamışlığım, hiç görmediğim halde damdan düşer gibi Santorini'ye vurulmuşluğum, (çocukken) gözyaşım yanaklarıma yapışıyor diye ayrıyeten ağlamışlığım, eve oyuncak getirmediği gün amcamın suratına kapıyı çarpmışlığım, 7 aylık doğmuşluğum var.

Daha neler neler var. O hooo..

19 Temmuz 2009 Pazar

Kürkçü Dükkanı

Her zamanki gibi "hanidir buralara bir çizik atamadım" konulu kompozisyon çalışmama kaldığım yerden devam ediyoring. Evin yolunu unutalı sanki bir asır olmuş gibi geldi döndüğümde. Olsun gözüm olsun, denizle hasret giderdim doyasıya.

Bu yaz Kuzey Ege'yi işgal ettik.

Zaten Haziran'dan beri Çandarlı'ya demirlemiştik; o da kesmeyince topladık çadırı, matı, kapı kacağı, şehit toprağı Çanakkale'ye doğru çevirdik dümeni. Beni, Çanakkale'den ziyade o güzelim yollar heyecanlandırdı aslında. Ve elbet Kaz Dağları! Hanlar!! Yenice!! Ezine, Geyikli! Aaah, karşı kıyısına hasret kaldığım güzel Geyikli.. Tabelalarda "Bozcaada" yazısını her okuduğumda içimden bir şeyler kopup o yazılara saplandı adeta. Bir yarımı bırakıyordum geride, yol önümden delice akarken. Ama neyse ki kamp yaptığımız ormanlık alanın (Anzac koyu yakınlarında) öyle bir kumsalı vardı ki, hayatımda ilk defa hiç sudan çıkmadan saatlerce yüzdüm. Çıktığımda ayak ve el parmaklarım buruşmuştu, ki pek adetleri değildir :P Bembeyaz kum, açık turkuaz rengi bir deniz hayal et! Az daha kulaç atsam, hemen karşımda sislerin ardından rüya gibi görünen Gökçeada'daya ulaşacaktım adeta, balıklar şahidimdir..

Kamp yaptığımız alanın, sosyolojik gözlem yapmak için ideal bir ortam olduğunu farkettim akşam olunca. Dipdibe sıralanmış yüzlerce çadır, binbir çeşit insan, hamaklar, çamaşır tellerine asılı havlular, mayolar, odun ateşinde pişirilen yemekler, üşenmeden harika şekilde donatılmış yemek masalarıyla başlıbaşına yazlık bir kentti burası. Birden "kışın nasıl olur" acaba diye düşünmeden edemedim.

Ha bir de, üşenmeyip evinden büfesini (hani "gümüşlük" de denir) getirip çadırın önüne koyan hanım teyzemizi ve taş çatlasın iki metrekare alanda domates, biber yetiştirmeye çalışan bey amcamızı buradan tebrik etmek isterim. Kamp popülasyonunun çoğunluğunun İstanbullulardan oluştuğunu da belirtmeden geçemeyeceğim (araba plakaları, ona işaret ediyordu). Yahu hepi topu bir, bilemedin iki ay kalınır öyle bir yerde!? Nedir bu yerleşik hayata geçme meyili? Anlayabilmiş değilim.

Unutmadan, orada İzmirli olduğumuz için alien muamelesi gördüğümüzü de eklemeliyim.

- Siz nereden geldiniz?
- İzmir.
- Aa, İzmir'de deniz yok mu?
- Var. İstanbul'da da var ama benim bildiğim??

Denişik deneyimlerdi benim için.

Ama her şeye rağmen güzel bir yolculuktu. Kuzey Ege'de beni çeken bir şeylerin olduğunu daha önce söylemiş miydim? Antalya'da yedi yıldızlı bir otel açılmış geçenlerde. Holivud'dan ünlü yağmış deyyorlar. Sadece akşam yemeğinde bilmemkaçyüzçeşit ekmek çıkıyormuş deyyorlar. Desinler değişemem, desinler değişemem :Ppşlksjadksa

O otelin hiçbir yıldızı, Rengigül'ün tek bir erengülü yapmaz!

Bu arada, reklam kokan hareketlere girse de Marie Claire'in son sayısını almayan varsa üşenmeden gidip alsın derim. Maison ekinde neredeyse sırf Bozcaada'ya yer verilmiş. Ömrümde ilk defa bir dergiyi okumadım; adeta içtim su gibi.

Bu da benim sana, şimdilik son sözüm olsun.
FOTOĞRAFLAR






Sırasıyla:

1- Meşhur Anzac Koyu (1. Dünya Savaşı esnasında savaşta ölen Avustralyalılar adına yaptırılmış olan anıt)

2- Martıların ayak izleri

3- Kamp yerinin hemen aşağısında bulunan kumsal

4- Çandarlı'da yetiştirdiğim çiçekler & boyadığım saksılar

5- Yine Çandarlı'daki sardunyalardan sadece bir'i..

03 Haziran 2009 Çarşamba

Heyamola!

Ben bu sözcüğü ilk nerede ve ne zaman duydum bilmiyorum ama çok seviyorum bağırarak söylemeyi. HEYAMOLA! Sanki sihirli bir şifre gibi. Ilana'nın tayfası kalkıp tehditkar ifadeyle, "What lies in the shadow of the statue lan?" diye sorsa, yayıla yayıla "Heyamola dostlar" diyivereceğim onlara. Sanki sonsuz bir gamsızlık taşıyor kelime kendi bünyesinde. Böyle bir rehavet, dünya yansa umrumda olmaz havası. Sanırım gemicilikle ilgili bir terim; bir seslenme biçimi heyamola. Aklıma direkt denizci kıyafetleri içinde sakallı şişman gül yüzlü bir tonton amca geliveriyor. Günüm güzel geçiyor :D

Selamımızı da vermiş olup, dalalım bloglama olaylara..
Ahah

Fırsatını buldukça yazlığa kaçıyoruz bizimkilerle. Babam zaten Robinson Crusoe'nin anısına saygı gösterircesine o geleneği sürdürüyor haftalardır orada tek başına! E haklı adamceyiz, binalar arasında nefes alma çabasına hayat diyoruz biz. O, cennetin sözlük karşılığına denk gelen yerde açıyor sabahları gözlerini. Bugünlerde bilhassa çiçekler kudurmuş vaziyette. Sokağın başından görenler, sardunyalara hormon verdiğimizi zannediyor. Halbüse yok öyle bir şey; anti-hormoncu insanlarız biz maaile. Çiçeği de böceği de kendi çabasıyla büyür bizim sınırlarımız dahilinde.

Geçen hafta, sanki her renk sardunyamız yokmuş gibi Bayındır'a yeni türler bakmaya gittik (yakında sarı'sını çıkaracaklar sırf biz manyaklar için, aha buraya yazdım). Kocamaaan bir çiçek bahçesini ve bu çiçek bahçesinin koca bir ilçeye yayıldığını hayal et! İşte Bayındır böyle bir yer.. Oraya gidince ablam ve Melek, mutluluk komasına giriyorlar. Arabada çiçeklerden bize oturacak yer kalmıyor her defasında. Geçen haftaki de aynen öyle oldu, klasik. Yanıma her zamanki gibi makinemi de almıştım. (Nerede ne yakalayacağımı asla kestiremediğimden, hep taşırım bebek gibi.)

Çiçek satılan seraya geldiğimizde, tam içerinin bunaltıcı sıcağından kaçıp kendimi bahçenin serinliğine bıraktığım anda kapıda, süzüm süzüm süzülen bir çocuğun durduğunu farkettim. Saçı başı dağınık, giysileri toz toprak içindeydi. Çocuklarla, büyüklerle ya da yaşıtlarımla olduğundan daha iyi anlaşmışımdır hep kendimi bildim bileli. Onların dünyası naif, yalansız, neyse o'dur çünkü!


Neyse.. Kız, hiç konuşmadan yanıma geldi. Bir de kaldırdı başını; o an işte şöyle kalakaldım:





En az yüzü kadar güzel olmasını diledim tüm hayatının. Ben fotoğrafını çekerken o konuşmamayı sürdürüyordu; hatta kocaman insanlar gibi poz veriyordu, ki çocukların fotoğrafını çekmek bir hayli zor iştir. Şu an benden isteseler, şu bakışı atamam herhangi bir kameraya.

Sonra çocuklara zarar veren insanları düşündüm bir kez daha. Biz insan oluyorsak, onlar hangi türdendi acaba?

İçinde bulunduğum zaman ve mekanla bağlantımı kesmek istediğimde, Ege'yle muhabbet ederim ben. Öyle güzel bir dünyası var ki, bazen sırf onu izlemek bile yetiyor insana. Kendi bahçesinin bahçıvanı adeta! O, yaşına göre bilmiş bilmiş konuşması, edaları, asla ödün vermediği kuralları, kendine has inadı.. Ben, hastasıyım kendisinin şahsen.

Üniversitede gördüğümüz ve içeriğinde edebi terimlerin yer aldığı derslerin birinde, paradox'un ne olduğu konusuna gelinmişti ve örnek olarak "Child is the father of men" verilmişti. Hepimiz şaşırmış, garipsemiştik.

Onca yılın ardından bu sözün altına imzamı basabilecek hale geldiysem, vardır elbet bir nedeni. Çocuk, insana insanlığını hatırlatan varlıktır. Önemsemeyip bir kenara ittiğimiz küçük güzel detayları alıp küçücük kutularda saklarlar. Ve öyle ummadık yerlerde/zamanlarda açarlar ki kutuyu, afallar kalır insan.

Çocuk, insanoğlunun babasıdır. Atasıdır. Belki büyüdük sıra o sihirli dönemi daha çok hatırlama isteğimizin altında yatan neden de budur..

Kim bilebilir...

19 Mayıs 2009 Salı

Blog Senin Neyine

Yine upuzuun bir zaman olmuş ve ben yine tek çizik bile atmamışım bu arazilere. Sözlükle kıyaslayınca, orada daha bi rahat yazdığıma inandırdığımdan olsa gerek kendimi, burayı pek boşluyorum. Belki evet sözlükten daha kullanışlı bir yapısı var (en azından bir fotoğraf delisi için, fotoğrafların link şeklinde değil de bildiğin fotoğraf gibi çıkması möhim bir özelliktir) fakat bir türlü istikrarlı bir sadakat gösteremedim kendilerine.

Kayda değer pek bir değişiklik yok hayatımda. Hetta sıkıcı olmaya yüz tuttu bile denebilir. Dün gece hiç izlemediğim bir dizinin hiç alakamın bulunmadığı bir karakterinin ölümüne Kızılırmak boyunca ağladım. Gözyaşlarım, ısınan küremiz için bir umut ışığı yakmış olabilir. Hepsini, evin bodrumuna depoladım.

Bodrum demişken, denizi özledim. Evet İzmir'de yaşıyorum ama deniz burnumun dibinde filan değil.
Kocaman çirkin binalarla etrafı kuşatılmamalı denizlerin. Gökdelenlerin grisi değil, gökyüzünün mavisi yansımalı tuzlu suya. Geceleriyse yapay ışıklar yerine yıldızlar düşürmeli parlak yüzlerini. O nedenle ne (merkez) İstanbul, ne İzmir, Çanakkale, Antalya, ne de Sinop'unki deniz gibi gelir bana.

Deniz dediğin Gökçeada'dır, Kaputaş'dır, Bozcaada'dır..
Mutluluktur, özgürlüktür, az biraz da hüzündür...

Ah bir tekne olaydım oralarda bir yerde..

20 Mart 2009 Cuma

Zeynep ve Esin En Son Haber'de!


Biz iki çılgın kardeş meğer 2008 yazından beri meşhurmuşuz da haberimiz yokmuş..

Her zaman çiçek böcekle pek yakından ilgili olan ablam, bazı bazı (Ege'den fırsat buldukça) Google görsellerden çiçekleri saksıları aratır. Bulduğu güzel fotoğrafları bir yerlere kaydeder ki yazlıkta filan uygulamaya geçebilelim deyü.

Geçen gün yine böyle bir niyetle giriyor google'a (niyet ettim allah rızası için şsdadsd) ve kendine has anahtar kelimeleri yazıyor. Çıkan ilk sayfanın ortalarına indiğinde gözlerine inanamıyor. Çünkü ikimizin çocukluk fotoğrafıyla karşılaşıyor hatun!

Lan ne saçmasapan bi iş bu?!

Haberin başlığı daha saçma üstelik. Hemen veriyoring: "Oynarken Balkondan Uçtu".
Uçan biz değilmişiz ama çok şükür; kafamız bacağımız sağlam. Başka bir memlekette vuku bulmuş olay. Ve bizim fotoğrafı kullanmış bu kaynak.

Birimiz '79, diğerimiz '82 doğumlu. Be hey güzelim, aradan geçmiş otuza yakın yıl! Nedir alaka 2008'le? Çocukların köküne kıran mı girdi de gittin tarihi eser gibi fotoğrafı buldun da koydun habere? Bir de tanınmasınlar diye blur'lamışsınız, ama biz yemedik anacım.

Hepsini geçtim, lan ablam erdi galiba. Çiçek böcek yazıyor ve bizim hiç görmediğimiz bir fotoğrafımızla karşılaşıyor.
Nasıl da poz vermişiz ama. Hele ben, tipik duruşum; saf saf ellerimi çeneme koymuşum. Saçlarım postaki gibi meaşallah. Daha o zamandan meraklıymışım belli ki fotoğrafa; kamerayı yiyecek gibi bakıyorum.
Ablam da at hırsızı gibi durmuş şsldsdks


Hey yumurtaya can veren. Nedir bu yahu??

08 Şubat 2009 Pazar

Resim Mesim

Son zamanlarda, daha doğrusu son yıllarda küstürdüğüm bir yeteneğimden bahsetmek istedim sevgili blog. Gecenin bu saatinde hemi de, evet n'olmuş?

Art for art's sake, demiş koskoca bir akın. (Sanat sanat içindir)
Lakin bizim buralarda işlemez akın makın. Karnımı doyurur mu, doyurmaz. De get öyleyse senle işim olmaz'cıların çoğunluğu oluşturduğu bir ülkede soluk alıyorsan hele..

Çok küçükken başladı meaaceramız. Üç yaşında falan olabilirim. Kimse üç yaşındaki halini net hatırlamaz. Benim de bölük pörçük fragment'lar kalmış zaten aklımda (yoğsam yazıya direkt, "ben bir dahiyim sevgili blog" diye başlardım).

Okul öncesi dönem, hem de baya öncesi yani. Ablamı okula yollayıp evdeki her şeyin (Lauren bebek de dahil) birkaç saatliğine de olsa tamamen bana ait olmasının zevkini yaşıyorum doruklarda.

Evet o zamanlar başlıyor resim tutkum..

Şimdiki ebeveynler hakikaten çok bilinçli. Sanırım çocukluğumla ilgili en çok, işinden arda kalan vaktini bizimle en iyi şekilde değerlendirmeye çalışsa da bize asla yetmemiş olan annemin, resimlerimi saklamamış olmasından pişmanlık duyuyorum. Bu benim pişmanlığım değil, olmamalı; ama onu da suçlayamıyorum tamamen. Zamanın gerektirdiği türden bir "gamsızlık"tı sanırsam bu. Ya da daha o zamanlarda göstermişti kendini, içinde doğduğum memleketin genel portresinin "sanat"a verdiği büyük (!) ehemmiyet!

Babam der ki, günlerce uğraştık.. bir iş için laboratuardan getirdiğim ve çekmecemde sakladığım özel asetatlı kalemlerle boydan boya boyadığın yeni badana yapılmış salon duvarlarını temizleyebilmek için. Üstelik babamdan da felaket çekinirdim; ondan çekinmemiz, fazla yüz bulmamamız, ona saygı duymamız gerektiği bilinciyle yetişmiştik çünkü. Nasıl bi sanat aşkıysa, saygı korku falan sallamamışız..

Sonra ilkokul başladı. Benim ilgimi çeken bir yanı yoktu okulun, hatta ilk denemede başarısız olup (bildiğin okuldan kaçıp) ikincisinde de zorla tutturabilmiştik dikişi. Yanımda babaanem de olduğundan bu defa, daha bi rahattım alışmak için. Bir nedenim vardı. Ve çok iyi hatırlıyorum, babaanemle durmadan resim yapardık. Diğer derslerde ölesiye sıkılırken resim dersi gelince bir başka kimliğe bürünürdüm. Sonraki yıllar ise, sınıf ve bilumum okul arkadaşlarımın, onlara sıkıcı ve gereksiz gelen resim derslerinde önüme, çizmem için sıraladıkları kocaman kağıtları doldurma çabasıyla geçmiş idi. Hiçbirinde de yakındığımı hatırlamam. Hepsinde ayrı bir dünyaya yolculuk ederdim nitekim. (Patates baskısında değil elbet, olm! Onda karnım acıkırdı sadece şlskdad)

Fanlarım öyle çoktu ki, okul andacında dahi "güzel resim yapan" kız diye tanımlanmış idim, vay be!

Sonra sonra baktım ki olay akademik boyuta yükselecek gibi değil (abi boşver güzel sanatları, torpil gerekir/ hem resim öğretmeni olup nolucan, en aşşağılanan branş o okullarda -lanet olsun ki evet-), hem hayallerimden hem yeteneğimden vazgeçtim. Bir çocuğun en sevdiği oyuncağından koparılması gibi, zorla. Parçalana parçalana..

Küstürdüm onu. Hele bir de sanal dünya girince işin içine, klavyeden ayrılamaz olan elim unuttu karakalemin büyülü kokusunu, dokunmaya kıyamadığım bembeyaz resim kağıtlarını, rengarenk boyaları, o bambaşka hayal alemini.

Şimdi istesem de olmuyor. Derslerini sıkılarak dinlediğim Vatandaşlık bilgisi, Matematik, Din Kültürü, Coğrafya kitaplarının boş yerlerine doldurduğum suratlar bile bir tuhaf bakıyor artık iki çizik atmaya kalksam.

Şimdi bu yetenek, Ege'ye helikopter, fil, pasta, kaplumbağa model VW, Spiderman, Galatasaray logosu, vesaire çizmeye yarıyor bir tek..

Bu ülkede sanatçı ruhuyla doğmanın pek bir olayı yok kısacası.
Yetenek, değerli elbet. Ama kullanılmasına imkan ve uygun alan varsa. Ve destekleyen birileri elbet (maddi & manevi).

Ara ara o bana ışık yakıyor, ben ise o ışığı söndürmemeye çalışabiliyorum "sadece"..

23 Ocak 2009 Cuma

So Nuri Bilge Ceylanesque

Peşin not: Lütfen fotoğraf makineleri ve kameralarınızın “renk” ayarlarıyla oynamayınız!!

=)

İzmir semaları şahhane bugün. Her yer sepya (hani şu, fotoğrafçıların ölüp bittiği sarı-turuncu karışımı olan ve eski zamanları, anneanne babaanne evini filan çağrıştıran ton). Başlıktan da anlaşılacağı üzere, insanın kendini bir Nuri Bilge Ceylan filmi/karesinde hissetmemesi işten bile değil. Sapsarı bir masalın içine yutulmuş hissiyatı veriyor insana.

Yalnız hava muhalefetinden ötürü (bkz. yağmur) istediğim gibi dışarı çıkıp istediğim fotoğrafları çekemedim ne yazık ki..

Evin arka bahçesinde çekmiş olduğum, içinde bizim asma ağacının kuru dallarını barındıran (biliyorum çok romantikleştim :P) tek kareyle yetinmek zorundayız pek sevdiğim günlük. şey,, yani blog.. Daha başka da çektim ama aceleden (niye acele ettiysem sanki?) kadrajı ayarlayamadığım için koymuyorum buraya. Rezil gibi olm.!

Ha bu arada.. Nuri Bilge demişken.. Üç Maymun’a ne yalan söyleyim üzülmedim. Oscar da neymiş? Kimmiş? Asıl "altın adam" sensin be Bilge'cim, Nuri'cim, ceylanım! Akademi jürisini maymunlar kovalasın inşallah!



İşte böyle.. Tekrar görüşene dek esen kal, canım blog :)