03 Haziran 2009 Çarşamba

Heyamola!

Ben bu sözcüğü ilk nerede ve ne zaman duydum bilmiyorum ama çok seviyorum bağırarak söylemeyi. HEYAMOLA! Sanki sihirli bir şifre gibi. Ilana'nın tayfası kalkıp tehditkar ifadeyle, "What lies in the shadow of the statue lan?" diye sorsa, yayıla yayıla "Heyamola dostlar" diyivereceğim onlara. Sanki sonsuz bir gamsızlık taşıyor kelime kendi bünyesinde. Böyle bir rehavet, dünya yansa umrumda olmaz havası. Sanırım gemicilikle ilgili bir terim; bir seslenme biçimi heyamola. Aklıma direkt denizci kıyafetleri içinde sakallı şişman gül yüzlü bir tonton amca geliveriyor. Günüm güzel geçiyor :D

Selamımızı da vermiş olup, dalalım bloglama olaylara..
Ahah

Fırsatını buldukça yazlığa kaçıyoruz bizimkilerle. Babam zaten Robinson Crusoe'nin anısına saygı gösterircesine o geleneği sürdürüyor haftalardır orada tek başına! E haklı adamceyiz, binalar arasında nefes alma çabasına hayat diyoruz biz. O, cennetin sözlük karşılığına denk gelen yerde açıyor sabahları gözlerini. Bugünlerde bilhassa çiçekler kudurmuş vaziyette. Sokağın başından görenler, sardunyalara hormon verdiğimizi zannediyor. Halbüse yok öyle bir şey; anti-hormoncu insanlarız biz maaile. Çiçeği de böceği de kendi çabasıyla büyür bizim sınırlarımız dahilinde.

Geçen hafta, sanki her renk sardunyamız yokmuş gibi Bayındır'a yeni türler bakmaya gittik (yakında sarı'sını çıkaracaklar sırf biz manyaklar için, aha buraya yazdım). Kocamaaan bir çiçek bahçesini ve bu çiçek bahçesinin koca bir ilçeye yayıldığını hayal et! İşte Bayındır böyle bir yer.. Oraya gidince ablam ve Melek, mutluluk komasına giriyorlar. Arabada çiçeklerden bize oturacak yer kalmıyor her defasında. Geçen haftaki de aynen öyle oldu, klasik. Yanıma her zamanki gibi makinemi de almıştım. (Nerede ne yakalayacağımı asla kestiremediğimden, hep taşırım bebek gibi.)

Çiçek satılan seraya geldiğimizde, tam içerinin bunaltıcı sıcağından kaçıp kendimi bahçenin serinliğine bıraktığım anda kapıda, süzüm süzüm süzülen bir çocuğun durduğunu farkettim. Saçı başı dağınık, giysileri toz toprak içindeydi. Çocuklarla, büyüklerle ya da yaşıtlarımla olduğundan daha iyi anlaşmışımdır hep kendimi bildim bileli. Onların dünyası naif, yalansız, neyse o'dur çünkü!


Neyse.. Kız, hiç konuşmadan yanıma geldi. Bir de kaldırdı başını; o an işte şöyle kalakaldım:





En az yüzü kadar güzel olmasını diledim tüm hayatının. Ben fotoğrafını çekerken o konuşmamayı sürdürüyordu; hatta kocaman insanlar gibi poz veriyordu, ki çocukların fotoğrafını çekmek bir hayli zor iştir. Şu an benden isteseler, şu bakışı atamam herhangi bir kameraya.

Sonra çocuklara zarar veren insanları düşündüm bir kez daha. Biz insan oluyorsak, onlar hangi türdendi acaba?

İçinde bulunduğum zaman ve mekanla bağlantımı kesmek istediğimde, Ege'yle muhabbet ederim ben. Öyle güzel bir dünyası var ki, bazen sırf onu izlemek bile yetiyor insana. Kendi bahçesinin bahçıvanı adeta! O, yaşına göre bilmiş bilmiş konuşması, edaları, asla ödün vermediği kuralları, kendine has inadı.. Ben, hastasıyım kendisinin şahsen.

Üniversitede gördüğümüz ve içeriğinde edebi terimlerin yer aldığı derslerin birinde, paradox'un ne olduğu konusuna gelinmişti ve örnek olarak "Child is the father of men" verilmişti. Hepimiz şaşırmış, garipsemiştik.

Onca yılın ardından bu sözün altına imzamı basabilecek hale geldiysem, vardır elbet bir nedeni. Çocuk, insana insanlığını hatırlatan varlıktır. Önemsemeyip bir kenara ittiğimiz küçük güzel detayları alıp küçücük kutularda saklarlar. Ve öyle ummadık yerlerde/zamanlarda açarlar ki kutuyu, afallar kalır insan.

Çocuk, insanoğlunun babasıdır. Atasıdır. Belki büyüdük sıra o sihirli dönemi daha çok hatırlama isteğimizin altında yatan neden de budur..

Kim bilebilir...

19 Mayıs 2009 Salı

Blog Senin Neyine

Yine upuzuun bir zaman olmuş ve ben yine tek çizik bile atmamışım bu arazilere. Sözlükle kıyaslayınca, orada daha bi rahat yazdığıma inandırdığımdan olsa gerek kendimi, burayı pek boşluyorum. Belki evet sözlükten daha kullanışlı bir yapısı var (en azından bir fotoğraf delisi için, fotoğrafların link şeklinde değil de bildiğin fotoğraf gibi çıkması möhim bir özelliktir) fakat bir türlü istikrarlı bir sadakat gösteremedim kendilerine.

Kayda değer pek bir değişiklik yok hayatımda. Hetta sıkıcı olmaya yüz tuttu bile denebilir. Dün gece hiç izlemediğim bir dizinin hiç alakamın bulunmadığı bir karakterinin ölümüne Kızılırmak boyunca ağladım. Gözyaşlarım, ısınan küremiz için bir umut ışığı yakmış olabilir. Hepsini, evin bodrumuna depoladım.

Bodrum demişken, denizi özledim. Evet İzmir'de yaşıyorum ama deniz burnumun dibinde filan değil.
Kocaman çirkin binalarla etrafı kuşatılmamalı denizlerin. Gökdelenlerin grisi değil, gökyüzünün mavisi yansımalı tuzlu suya. Geceleriyse yapay ışıklar yerine yıldızlar düşürmeli parlak yüzlerini. O nedenle ne (merkez) İstanbul, ne İzmir, Çanakkale, Antalya, ne de Sinop'unki deniz gibi gelir bana.

Deniz dediğin Gökçeada'dır, Kaputaş'dır, Bozcaada'dır..
Mutluluktur, özgürlüktür, az biraz da hüzündür...

Ah bir tekne olaydım oralarda bir yerde..

20 Mart 2009 Cuma

Zeynep ve Esin En Son Haber'de!


Biz iki çılgın kardeş meğer 2008 yazından beri meşhurmuşuz da haberimiz yokmuş..

Her zaman çiçek böcekle pek yakından ilgili olan ablam, bazı bazı (Ege'den fırsat buldukça) Google görsellerden çiçekleri saksıları aratır. Bulduğu güzel fotoğrafları bir yerlere kaydeder ki yazlıkta filan uygulamaya geçebilelim deyü.

Geçen gün yine böyle bir niyetle giriyor google'a (niyet ettim allah rızası için şsdadsd) ve kendine has anahtar kelimeleri yazıyor. Çıkan ilk sayfanın ortalarına indiğinde gözlerine inanamıyor. Çünkü ikimizin çocukluk fotoğrafıyla karşılaşıyor hatun!

Lan ne saçmasapan bi iş bu?!

Haberin başlığı daha saçma üstelik. Hemen veriyoring: "Oynarken Balkondan Uçtu".
Uçan biz değilmişiz ama çok şükür; kafamız bacağımız sağlam. Başka bir memlekette vuku bulmuş olay. Ve bizim fotoğrafı kullanmış bu kaynak.

Birimiz '79, diğerimiz '82 doğumlu. Be hey güzelim, aradan geçmiş otuza yakın yıl! Nedir alaka 2008'le? Çocukların köküne kıran mı girdi de gittin tarihi eser gibi fotoğrafı buldun da koydun habere? Bir de tanınmasınlar diye blur'lamışsınız, ama biz yemedik anacım.

Hepsini geçtim, lan ablam erdi galiba. Çiçek böcek yazıyor ve bizim hiç görmediğimiz bir fotoğrafımızla karşılaşıyor.
Nasıl da poz vermişiz ama. Hele ben, tipik duruşum; saf saf ellerimi çeneme koymuşum. Saçlarım postaki gibi meaşallah. Daha o zamandan meraklıymışım belli ki fotoğrafa; kamerayı yiyecek gibi bakıyorum.
Ablam da at hırsızı gibi durmuş şsldsdks


Hey yumurtaya can veren. Nedir bu yahu??

08 Şubat 2009 Pazar

Resim Mesim

Son zamanlarda, daha doğrusu son yıllarda küstürdüğüm bir yeteneğimden bahsetmek istedim sevgili blog. Gecenin bu saatinde hemi de, evet n'olmuş?

Art for art's sake, demiş koskoca bir akın. (Sanat sanat içindir)
Lakin bizim buralarda işlemez akın makın. Karnımı doyurur mu, doyurmaz. De get öyleyse senle işim olmaz'cıların çoğunluğu oluşturduğu bir ülkede soluk alıyorsan hele..

Çok küçükken başladı meaaceramız. Üç yaşında falan olabilirim. Kimse üç yaşındaki halini net hatırlamaz. Benim de bölük pörçük fragment'lar kalmış zaten aklımda (yoğsam yazıya direkt, "ben bir dahiyim sevgili blog" diye başlardım).

Okul öncesi dönem, hem de baya öncesi yani. Ablamı okula yollayıp evdeki her şeyin (Lauren bebek de dahil) birkaç saatliğine de olsa tamamen bana ait olmasının zevkini yaşıyorum doruklarda.

Evet o zamanlar başlıyor resim tutkum..

Şimdiki ebeveynler hakikaten çok bilinçli. Sanırım çocukluğumla ilgili en çok, işinden arda kalan vaktini bizimle en iyi şekilde değerlendirmeye çalışsa da bize asla yetmemiş olan annemin, resimlerimi saklamamış olmasından pişmanlık duyuyorum. Bu benim pişmanlığım değil, olmamalı; ama onu da suçlayamıyorum tamamen. Zamanın gerektirdiği türden bir "gamsızlık"tı sanırsam bu. Ya da daha o zamanlarda göstermişti kendini, içinde doğduğum memleketin genel portresinin "sanat"a verdiği büyük (!) ehemmiyet!

Babam der ki, günlerce uğraştık.. bir iş için laboratuardan getirdiğim ve çekmecemde sakladığım özel asetatlı kalemlerle boydan boya boyadığın yeni badana yapılmış salon duvarlarını temizleyebilmek için. Üstelik babamdan da felaket çekinirdim; ondan çekinmemiz, fazla yüz bulmamamız, ona saygı duymamız gerektiği bilinciyle yetişmiştik çünkü. Nasıl bi sanat aşkıysa, saygı korku falan sallamamışız..

Sonra ilkokul başladı. Benim ilgimi çeken bir yanı yoktu okulun, hatta ilk denemede başarısız olup (bildiğin okuldan kaçıp) ikincisinde de zorla tutturabilmiştik dikişi. Yanımda babaanem de olduğundan bu defa, daha bi rahattım alışmak için. Bir nedenim vardı. Ve çok iyi hatırlıyorum, babaanemle durmadan resim yapardık. Diğer derslerde ölesiye sıkılırken resim dersi gelince bir başka kimliğe bürünürdüm. Sonraki yıllar ise, sınıf ve bilumum okul arkadaşlarımın, onlara sıkıcı ve gereksiz gelen resim derslerinde önüme, çizmem için sıraladıkları kocaman kağıtları doldurma çabasıyla geçmiş idi. Hiçbirinde de yakındığımı hatırlamam. Hepsinde ayrı bir dünyaya yolculuk ederdim nitekim. (Patates baskısında değil elbet, olm! Onda karnım acıkırdı sadece şlskdad)

Fanlarım öyle çoktu ki, okul andacında dahi "güzel resim yapan" kız diye tanımlanmış idim, vay be!

Sonra sonra baktım ki olay akademik boyuta yükselecek gibi değil (abi boşver güzel sanatları, torpil gerekir/ hem resim öğretmeni olup nolucan, en aşşağılanan branş o okullarda -lanet olsun ki evet-), hem hayallerimden hem yeteneğimden vazgeçtim. Bir çocuğun en sevdiği oyuncağından koparılması gibi, zorla. Parçalana parçalana..

Küstürdüm onu. Hele bir de sanal dünya girince işin içine, klavyeden ayrılamaz olan elim unuttu karakalemin büyülü kokusunu, dokunmaya kıyamadığım bembeyaz resim kağıtlarını, rengarenk boyaları, o bambaşka hayal alemini.

Şimdi istesem de olmuyor. Derslerini sıkılarak dinlediğim Vatandaşlık bilgisi, Matematik, Din Kültürü, Coğrafya kitaplarının boş yerlerine doldurduğum suratlar bile bir tuhaf bakıyor artık iki çizik atmaya kalksam.

Şimdi bu yetenek, Ege'ye helikopter, fil, pasta, kaplumbağa model VW, Spiderman, Galatasaray logosu, vesaire çizmeye yarıyor bir tek..

Bu ülkede sanatçı ruhuyla doğmanın pek bir olayı yok kısacası.
Yetenek, değerli elbet. Ama kullanılmasına imkan ve uygun alan varsa. Ve destekleyen birileri elbet (maddi & manevi).

Ara ara o bana ışık yakıyor, ben ise o ışığı söndürmemeye çalışabiliyorum "sadece"..

23 Ocak 2009 Cuma

So Nuri Bilge Ceylanesque

Peşin not: Lütfen fotoğraf makineleri ve kameralarınızın “renk” ayarlarıyla oynamayınız!!

=)

İzmir semaları şahhane bugün. Her yer sepya (hani şu, fotoğrafçıların ölüp bittiği sarı-turuncu karışımı olan ve eski zamanları, anneanne babaanne evini filan çağrıştıran ton). Başlıktan da anlaşılacağı üzere, insanın kendini bir Nuri Bilge Ceylan filmi/karesinde hissetmemesi işten bile değil. Sapsarı bir masalın içine yutulmuş hissiyatı veriyor insana.

Yalnız hava muhalefetinden ötürü (bkz. yağmur) istediğim gibi dışarı çıkıp istediğim fotoğrafları çekemedim ne yazık ki..

Evin arka bahçesinde çekmiş olduğum, içinde bizim asma ağacının kuru dallarını barındıran (biliyorum çok romantikleştim :P) tek kareyle yetinmek zorundayız pek sevdiğim günlük. şey,, yani blog.. Daha başka da çektim ama aceleden (niye acele ettiysem sanki?) kadrajı ayarlayamadığım için koymuyorum buraya. Rezil gibi olm.!

Ha bu arada.. Nuri Bilge demişken.. Üç Maymun’a ne yalan söyleyim üzülmedim. Oscar da neymiş? Kimmiş? Asıl "altın adam" sensin be Bilge'cim, Nuri'cim, ceylanım! Akademi jürisini maymunlar kovalasın inşallah!



İşte böyle.. Tekrar görüşene dek esen kal, canım blog :)

14 Ocak 2009 Çarşamba

Survival of the Fittest

Amerikan Kültürü'nün, şahsıma katabildiği belki de en anlamlı kavramdır "survival of the fittest" (güçlü olanın hayatta kalması).. Güçlüysen hayatta kalırsın arkadaş, der evren bize gizliden gizliye. Değilsen ne halin varsa gör...

(So, fuck capitalism!)

Konuyla alakalı olarak birkaç film de izlemiştik bölüm olarak ama sanırım aklımda en fazla kalmış olanı Spielberg imzalı Dual'dir.. İki taşıtı kullanarak metaforik bir anlatımla (taşıtlar, canlıların metaforudur), hayatta kalma çabasını portreler Oskarlı usta.

Tır güçlüdür, otomobil ise zayıf.
Tır, otomobili yutar.
Tıpkı büyük balığın, küçüğünü yutması gibi...

Şimdi.. Orada bir savaş var. Hem de çok yakında.. O savaş, bizim savaşımız.
Yirmi birinci yüzyıldayız, uzaya tatil amaçlı yapılan gezilerden bahsediyoruz, bilmem ne hastalığının mucize tedavisi yayımlanıyor tv'de, her şey otomatiğe bağlanmış; postacılar bile uğramaz olmuş mahalleye, reklamda da gösterildiği üzre çocuklar futbolu dışarıda terleyerek değil, bir ekranın içinde kımıldamaksızın oynuyor.. ve internet sayesinde "dünya aslında yanıbaşımızda" dediğimiz bir dönemdeyiz.
Ama biri çıkıp bana söyleyebilir mi; şu, yolun ortasında çırılçıplak bir şekilde ağlayarak koşturan Vietnam'lı kız çocuğunun olduğu meşhur fotoğraftan bu yana ne değişiklik oldu?

Cevap: hiç..

Hala ağlayarak koşturuyor o minik çocuk..

Aynı tas aynı hamam gidiyoruz. Yirmi bir yüzyıl daha geçse bu değişmeyecek. Toprakları, kaynakları, parayı, dünyayı, evreni paylaşmayı öğrenemeyeceğiz bir türlü. Tek bir inanç olmayacak; ya da çeşitli inançlara, ırklara, düşüncelere saygı. Birbirimizden farklı olduğumuz gerçeğini görmezden gelmeye devam edeceğiz en gamsız tavrımızı takınıp. Yine bebekler, çocuklar ölecek. Anneler- babalar, ağlayarak bırakmaya kıyamayacaklar kara toprağa minik cansız bedenleri.

Biri bana, bahane/kılıf uydurmaya çalışmasın. Arap ülkelerine müstehak'la başlayan cümleler de kurmasın. Rusya, ABD, vesaire politikalarından hele hiç bahsetmesin.

Orada her an verilen canları hiçbir bahane, güç, sermaye, politika, petrol kaynağı, herhangi bir ülke başkanı, din sistemi ve hatta tanrı (bile) geri getiremeyecek çünkü.

Çünkü dünya, hayatta kalanların; yani onların dünyası.
Ve her gün, onlarca küçük balık kayıp gidiyor elimizden...

05 Ocak 2009 Pazartesi

Farklı Bir Göz

Fotoğraf çekmeyi sevmez bir yapım vardı önceleri (ironik, öyle değil mi?). Yaz tatillerinde olsun, haftasonları olsun dört kişilik çekirdek ailemizle tatil için bir yerlere gidecek olsak fotoğrafçılık görevini ya babam ya da ablam üstlenirdi. Annemle biz, poz veren konumunda olurduk hep. Te o zamandan kalma bir boynu sağ/sol yana yatırarak ebleh pozlar verme alışkanlğı edinmişimdir hatta. Düz durduğum tek karem yok diyebilirim.

Babamın emektar Yashika'sını ablam hep boynunda taşırdı. Ben deklanşöre bile bastığımı hatırlamam. O kadar uzaktım o alana.

Sonra devire bir şeyler oldu, döndü bizimki galiba? Üniversiteye giderken, ömrümdeki ilk dicital makineyle tanıştım. Dağcılığa düzenli olarak gelen ABD'li dostum Bis, havalı makinesini her parkura getirip sınırsız fotoğraf çekmekte, çektiklerini de üşenmeden e-posta aracılığıyla biz dağcılara göndermekteydi. Allam, bu nasıl bir teknolocik gelişmeydi?! Film parası vermeyecen bir de üstüne "36" gibi salak bir rakamla da sınırlı kalmayacak sanatın!!

Ben de almalıydım. Nitekim aldım da; bi dandirik Kodak Easyshare (yok lan, ilk göz ağrısı). Bölümde dicital kameralı tek fani olduğumdan, okulda epey zorlandığım, ter döktüğüm günler olduğunu iyi bilirim (ay beni bi de şurdan çek, mailim de şu). Sıkıntılı ama eğlenceli günlerdi.

Sülale düğünlerini, deniz sefalarını, bebek doğumlarını filan saymıyorum. Gücüm yok lan?!

Ama fotoğraf çekmeyi eni konu sevmeye başlamıştım. Her ayar otomatik de olsa sonuçta kadrajı, ışığı, flaşı vesaireyi ayarlayan sendin. Sanatçı sendin. Dünya, aha da tam şurada, elinin altındaydı ve sonsuzdu onu ölümsüzleştirme hakkın. Bir deklanşöre bakıyordu.

Tabi sonra o CD'lerle napıcaz sorusu türemeye başladı kendiliğinden; bu da işin cilvesi. Gülün dikeni bir nevi. Onu da cevaplamıyoruz elbet.

Fotoğraf çekme zevkinin doruklarına sanırım, adına layık olan Kaçkarlarda varmış idim. Sağ işaret parmağı felci geçirme raddesine gelmiş de olsam durmadan ölümsüzleştiriyordum yaylaları, tahta evleri, karlı zirveyi, krater göllerini, fırtına vadisini, sisleri, bulutları, güzel karadeniz insanını..

Dün akşam Bulutları Beklerken filmini izledim. Her Doğu Karadeniz aşığına da en önemli tavsiyem olacaktır izlemeleri. Ve farkettim ki sevgili yönetmenle (Yeşim Ustaoğlu) benzer bakış açıları yakalamışız aslında bulutlar ülkesinde. Çoğu zaman hayretler içinde kaldım; çoğu kareyi kendi fotoğraflarımla karıştırdım (Bunu asla övünmek için söylemiyor; 2 mp'lik bir kamerayla ne denli başarı yakalananilir ki diyorum. Tamamen altını çizmeye çabaladığım, gözümün görmek istediği şeylerin Ustaoğlu ile benzer oluşunun verdiği gurur.)

Ve geçen Nisan gibi hayalime kavuştum; ilk profesyonel makinem Nikon D40'ı elime aldım; bir bebeği ilk defa kucaklamanın verdiği heyecan misali.. Yıllardır her şeyi otomatiğe bırakmanın rehaveti öyle tembelleştirmişti ki şahsımı, manuel ayara alışana kadar pireyi adeta deve yaptım. Eşekten inip ata binmiştim nitekim. Ve şimdi dikkat ediyorum da İSO'yu, enstantaneyi, diyaframı ayarlayacam; ışığı şöyle yakalıycam derken bolca vakit kaybetmişim/kaybetmekteyim. Ama bunlar elbet güzel kayıplar.. İnsandan bir alırken ona bin eklemeyi ihmal etmeyen yenilgiler.

Şimdi her şey çok farklı gözümde. Boşa geçirdiğim günlere her zamankinden daha çok yanıyorum mesela. Urfa'ya su gelmeden, baraj güzelim köyleri alıp götürmeden önce.. Babaannem bu denli yaşlanmadan; yanaklarında güllerin açtığı çağlarında.. Daha çok alabilseymişim keşke kadraja. Belki de fotoğraf yüzünden aşığım Bozcaada'ya ve o nedenle her karaladığım şeyde muhakkak bir defa adı geçiyor bu kutsal yerin.

Bir günbatımını hayal ediyorum Ayazma'da.. Şöyle yapardım, ya da böyle diyorum içimden.

Bağbozumu mevsimi geliyor aklıma.. Rüzgar gülleri. Bu ada, sanatın mekanı aynı zamanda. Adamı en afillisinden yazar, çizer, yönetir, çeker yapar alimallah.
Evet günün birinde artık hep o topraklarda nefes almaya karar verdiğimde, eski bir Rum evi olmalı evim. Ya da en hasından cumbalı bir Türk evi. Saçaklı olmalı cumbası. Her yağmurda şırıl şırıl sesler gelmeli. Ahşap pencerelerde gupürden perdeler uçuşmalı yaz aylarında. Pervazlarda sakız sardunyalar. Evin içi de antikalarla dolup taşmalı. Ve ben her uyandığımda farklı bir yanını keşfetmeliyim fotoğrafını çekmek ya da resmini çizmek üzere..

Anlıyor musun beni Abidin?