05 Ocak 2009 Pazartesi

Farklı Bir Göz

Fotoğraf çekmeyi sevmez bir yapım vardı önceleri (ironik, öyle değil mi?). Yaz tatillerinde olsun, haftasonları olsun dört kişilik çekirdek ailemizle tatil için bir yerlere gidecek olsak fotoğrafçılık görevini ya babam ya da ablam üstlenirdi. Annemle biz, poz veren konumunda olurduk hep. Te o zamandan kalma bir boynu sağ/sol yana yatırarak ebleh pozlar verme alışkanlğı edinmişimdir hatta. Düz durduğum tek karem yok diyebilirim.

Babamın emektar Yashika'sını ablam hep boynunda taşırdı. Ben deklanşöre bile bastığımı hatırlamam. O kadar uzaktım o alana.

Sonra devire bir şeyler oldu, döndü bizimki galiba? Üniversiteye giderken, ömrümdeki ilk dicital makineyle tanıştım. Dağcılığa düzenli olarak gelen ABD'li dostum Bis, havalı makinesini her parkura getirip sınırsız fotoğraf çekmekte, çektiklerini de üşenmeden e-posta aracılığıyla biz dağcılara göndermekteydi. Allam, bu nasıl bir teknolocik gelişmeydi?! Film parası vermeyecen bir de üstüne "36" gibi salak bir rakamla da sınırlı kalmayacak sanatın!!

Ben de almalıydım. Nitekim aldım da; bi dandirik Kodak Easyshare (yok lan, ilk göz ağrısı). Bölümde dicital kameralı tek fani olduğumdan, okulda epey zorlandığım, ter döktüğüm günler olduğunu iyi bilirim (ay beni bi de şurdan çek, mailim de şu). Sıkıntılı ama eğlenceli günlerdi.

Sülale düğünlerini, deniz sefalarını, bebek doğumlarını filan saymıyorum. Gücüm yok lan?!

Ama fotoğraf çekmeyi eni konu sevmeye başlamıştım. Her ayar otomatik de olsa sonuçta kadrajı, ışığı, flaşı vesaireyi ayarlayan sendin. Sanatçı sendin. Dünya, aha da tam şurada, elinin altındaydı ve sonsuzdu onu ölümsüzleştirme hakkın. Bir deklanşöre bakıyordu.

Tabi sonra o CD'lerle napıcaz sorusu türemeye başladı kendiliğinden; bu da işin cilvesi. Gülün dikeni bir nevi. Onu da cevaplamıyoruz elbet.

Fotoğraf çekme zevkinin doruklarına sanırım, adına layık olan Kaçkarlarda varmış idim. Sağ işaret parmağı felci geçirme raddesine gelmiş de olsam durmadan ölümsüzleştiriyordum yaylaları, tahta evleri, karlı zirveyi, krater göllerini, fırtına vadisini, sisleri, bulutları, güzel karadeniz insanını..

Dün akşam Bulutları Beklerken filmini izledim. Her Doğu Karadeniz aşığına da en önemli tavsiyem olacaktır izlemeleri. Ve farkettim ki sevgili yönetmenle (Yeşim Ustaoğlu) benzer bakış açıları yakalamışız aslında bulutlar ülkesinde. Çoğu zaman hayretler içinde kaldım; çoğu kareyi kendi fotoğraflarımla karıştırdım (Bunu asla övünmek için söylemiyor; 2 mp'lik bir kamerayla ne denli başarı yakalananilir ki diyorum. Tamamen altını çizmeye çabaladığım, gözümün görmek istediği şeylerin Ustaoğlu ile benzer oluşunun verdiği gurur.)

Ve geçen Nisan gibi hayalime kavuştum; ilk profesyonel makinem Nikon D40'ı elime aldım; bir bebeği ilk defa kucaklamanın verdiği heyecan misali.. Yıllardır her şeyi otomatiğe bırakmanın rehaveti öyle tembelleştirmişti ki şahsımı, manuel ayara alışana kadar pireyi adeta deve yaptım. Eşekten inip ata binmiştim nitekim. Ve şimdi dikkat ediyorum da İSO'yu, enstantaneyi, diyaframı ayarlayacam; ışığı şöyle yakalıycam derken bolca vakit kaybetmişim/kaybetmekteyim. Ama bunlar elbet güzel kayıplar.. İnsandan bir alırken ona bin eklemeyi ihmal etmeyen yenilgiler.

Şimdi her şey çok farklı gözümde. Boşa geçirdiğim günlere her zamankinden daha çok yanıyorum mesela. Urfa'ya su gelmeden, baraj güzelim köyleri alıp götürmeden önce.. Babaannem bu denli yaşlanmadan; yanaklarında güllerin açtığı çağlarında.. Daha çok alabilseymişim keşke kadraja. Belki de fotoğraf yüzünden aşığım Bozcaada'ya ve o nedenle her karaladığım şeyde muhakkak bir defa adı geçiyor bu kutsal yerin.

Bir günbatımını hayal ediyorum Ayazma'da.. Şöyle yapardım, ya da böyle diyorum içimden.

Bağbozumu mevsimi geliyor aklıma.. Rüzgar gülleri. Bu ada, sanatın mekanı aynı zamanda. Adamı en afillisinden yazar, çizer, yönetir, çeker yapar alimallah.
Evet günün birinde artık hep o topraklarda nefes almaya karar verdiğimde, eski bir Rum evi olmalı evim. Ya da en hasından cumbalı bir Türk evi. Saçaklı olmalı cumbası. Her yağmurda şırıl şırıl sesler gelmeli. Ahşap pencerelerde gupürden perdeler uçuşmalı yaz aylarında. Pervazlarda sakız sardunyalar. Evin içi de antikalarla dolup taşmalı. Ve ben her uyandığımda farklı bir yanını keşfetmeliyim fotoğrafını çekmek ya da resmini çizmek üzere..

Anlıyor musun beni Abidin?

2 yorum:

azuth dedi ki...

bir insan'in izmirli olup dogu karadeniz asigi olmasina aklim fikrim ermiyor.. yahu bir kere rutubetli ve yeşil oralar. kim bilir ne kadar manyak bocek, bitki, kirk ayak vardir.. devamli yagmur, devamli soguk sis..

bilemiyorum benim tarzim degil.. o ne yahu.. bitki dedigin diz hizasinda olur. bodur olur..

charmofsmyrna dedi ki...

hehe, "kim bilir" demenden yola çıkarak gitmediğini varsayıyorum (?) ve önce bi git, sonra tekrar tartışalım bu konuyu diyorum sevgili azuth=))

not: böcek konusunda ege'nin birkaç adım önde olduğunu söyleyebilirim yalnız peşin peşin. yılan var en başta olm buralarda! tırsss :P