Bu, bir şarkı sözü (bkz. Feridun Düzağaç) (bkz. Kara Kara) ve ben, ruh halime çok uygun buluyorum bu satırı..
Son zamanlarda hakikaten bir "kitaplar ve filmler içinde kaybolma" durumu söz konusu benim tarafta. (Aynı performansı masallar için gösteremiyoruz elbet=) Durmaksızın kitap okuyup film izleyebilirim, ki uykumdan kısıp yapmaya çalışıyorum bu eylemi, nitekim bir de halihazırda bitirilmeyi bekleyen kitap çevirisi var.
Yapım gereği en son ve popüler olan kitaplar/filmler pek ilgimi çekmediğinden eskilere dadanma eğilimi göstermişimdir hep. Yani popüler kültürün etkisinde kalınmış bir dönem elbet geçirilmiştir (hemen herkesin hayatında) ama yaşla beraber kişilik de oturunca ister istemez değişir bu durum. Değişiyor! Mesela izlemediğim birbirinden harika onlarca (kült denilebilecek) film buldum şu son birkaç aydır. Her akşam bir tanesini izlemeyi bir gelenek haline getirdim. Zeki Demirkubuz dehasının farkına varıp Ferzan Özpetek'e bir kere daha, yeniden aşık oldum..
Demirkubuz, tuhaf bir adam. Kendimden çok şey buluyorum üslubunda. Bunu burada neden yapmış diye soramıyorum çünkü o öyle istemiş diyorum. Kişiliği bu! Adam sıradan değil işte! C Blok gibi bir film yapmış Türkiye gibi hala ahlaksal değerlerinden sıyrılıp kabuğunu kıramamış bir ülkede (filmi ablamla beraber izlemek durumunda kalmak, apayrı bir komedyadır).
Sonra Masumiyet ve Kader'i yapmış. Hayatımda ilk kez, iki filmi zamanında sinemada izlememiş olduğuma şükrettim. Masumiyet, 99'da yapılmış. Kader ise ondan yıllar sonra, 2006'da gelmiş. Ve ironiktir ki bıçak gibi kesen tek taraflı bir aşk hikayesinin en son halini Masumiyet, ilk halini Kader yansıtıyor. Yani kalıbına uydurmak için Kader'i önce, Masumiyet'i sonra izlemek gerekiyor ki ben aynen öyle yaptım bihaber olsam da konudan. Bu da benim kader çizgimde yazılıymış deyip kendi kendime güldüm hatta daha sonra.
Sanırım Bekir ve Uğur'un hikayesi çok derinden etkiledi beni. O nasıl bir aşktır ey Bekir!! Nasıl bir sabır, ne yürekten bağlılık, deli cesareti!! Kimse kimseye o denli aşık olmamalı arkadaş!
Bir Sıvacı Ahmet vardır bizim buralarda. Yarım akıllıdır; dayımla beraber uzayda damacanayla su satmayı filan planlar, anama çarşının ortasında iç çamaşırı hediye etmek ister vs. Büyükler der ki bu Ahmet çok akıllıymış önceden, Bornova'daki hemen her evin sıvasını yapmış bir adamdan bahsediyoruz. Sonra ne olduysa bir kıza vuruluyor Ahmet. Kızı vermiyorlar. Kara sevda oluyor bizimkinde. Hoop Manisa, Bakırköy derken ver elini özgür sokaklar. Şimdi her allahın günü dükkanlarına uğradığı esnaf üç beş vermezse hali yaman Ahmet'in.. Neden?
Aşk yüzünden..
İşte Bekir de Ahmet gibi aynen. Değer mi ulan bi orrrospu için?! Değer mi ha?!?!
(Demirkubuz bozdu beni, küfrü sevmeye başladım. Keşke her sinirimizi hoplatanın yüzüne karşı kolaylıkla okkalı bi küfredebilsek ama. Bu konuda son zamanlardaki yeni gözdem, pek sayın Gökçek mesela.)
Bu gece, Bekleme Odası'nı izliycem. O nedenle aceleyle yazıyorum yazımı. Çok da merak ediyorum çünkü filmde, Kader'de gördüğüm ve hayranlığımı kazanmış olan arıza adam Ufuk Bayraktar oynuyor. Hazır sözünü etmişken bu çocukceğiz, kendi halinde bir kahveciyken (evet yanlış duymadın) Zeki bey tarafından keşfedilmiş ve o gün bugündür oyuncu. Arada kahveye takılıyormuş ve birkaç gün ortalıkta görünmedikten sonra merak edip soranlara "abi Cannes'daydım da" diyormuş.
Yirim.
18 Aralık 2008 Perşembe
05 Aralık 2008 Cuma
Kedimania

"Kediler, yeryüzünün en fotojenik canlılarıdır."
- Bir Bozcaada halk atasözü şkalsklskl
Şimdi, bugüne dek çekebildiğim kedi fotoğraflarının fav+ listesini sunup yanlarına da yorum yapmaya çalışıciğim yüksek müsadenizle.
Bu arada ben bu heyvanattan zerre hazzetmedim ömrümde. Köpek bir nevi, civciv/ördek hatta domuz idare eder ama kuzucuklar en enn sevdiğim hayvan türü olagelmiştir kendimi bildim bileli. Bu Bozcaada bozdu beni diyorum inanmıyorlar. Mübarek ada değil, kedi ghettosu sanki.
Gecenin bir yarısı, Kilise sokağından geçiyordum Betül'le hiç unutmam. Ortalık ıpıssız, hava da hafif yağmurlu. Derken cumbalı bir evin ahşap kapısı açıldı ve içinden, bir sürü tüylü mahlukatla beraber bir kadın çıktı. Nasıl sevimliler ama; birkaçı saf beyaz, bazıları alacalı, ama tüyler hep upuzun, yumuşacık, bakımlı! Sonra tanıştık teyzeyle, tesadüf hemşeri çıktı (Karşıyaka) buyur etti içeri. Aman yarebbim, mutfaktan, merdivenden, kanepeden, şömineden, kapıdan, bacadan, kedi taşıyordu ev. İlk defa tiksinmedim nedense ömrümde. Ada sokakları nasıl kediler olmadan düşünülemezse, evleri de onlarsız düşünmek imkansızdı sanırım.
O gün bugündür fotoğraf çekimlerimin vazgeçilmezi oldular.
(Bu konuda büyük azimle ciddi çalışmalar yürüten Ekşibition'ın da etkisi yadsınamaz elbet.)
İşte en sevdiklerimden biri;
Kediyle beraber bu kapı, hatta üstündeki çiçekler (fotoğrafta çıkmamış gerçi ama pembe güller vardı) ve önündeki testi de senin ama karşılığında üniversite diplomanı isteriz deseler düşünmem veririm (bi boka yaradığını göremiyoruz zaten=) Yer, malum, Bozcaada.. 
Bu güzellik abidesinin adı Pamuk. Kendisi yan komşumuzun torunu Yaprak'ın kedisi olur ve fakat son zamanlarda akıbeti hakkında pek bir şey bilinmemektedir. (Evde kedi beslenmez ulaağn deyip bir anda dellenen anneanne tarafından kapının önünde konulmuştur. Böyle hareketler yapılmamalı, edilmemelidir.)

Bu deli de bizim, Çandarlı balıkçısının 19382819321 kedisinden sadece biri. Deniz kenarında yaşayan kediler bariz şekilde diğer yerlerde yaşayanlara göre daha çekici oluyor. Tüyler, bakşlar falan bir acayip. Tırsıyorum kendilerinden bir de.. Ama yakışıklı oluyor şerefsizler.

Birkaç ay önce bir gün bizim evin ön balkonunun altından gelen seslere koştum ve maviş maviş tam dört adet kocakafa yavrulamış olan bir ana kediyle karşılaştım. Kendisi ahan da aynen bu fotoğraftaki gibi pis pis bakıyordu bana. Ama sonraları çok ekmeğimi yediler. Pek bi sevdim bu familyayı. Şimdi eşşek kadar olmuşlar, sokakların tozunu attırıyorlar.
Kozbeyli köyünün miskin & meraklı kedileri. İkinci sırada duran cingöz, favorimdir.
Ve son olarak, buncağızlar da benim, satın alarak kedi sevgimi tatmin etmeye çalıştığım (ya da öyle sanıp fena halde yanıldığım) souvenir kediler. Gittiğim her yerden artık kedi alıp dönme hastalığı edindim. Bunlar sırasıyla; en uzun olan: Cunda'dan, beyaz olan: Bozcaada'dan, sandalyede yavrısını seven: Assos'tan, pembe olan: Çandarlı'dan, tüylü olan: Antep'ten aldığım ve gri olan: Ege'den çaldığım (:D) kedicikler.
Napalım, gerçeği olana dek oyuncaklarla yetinmeyi bilicez. Hmpf
İncir Ağacısın
Arka bahçeye ne zaman adımımı atacak olsam (bilhassa şu son birkaç aydır; sonbahardır) ilk defa Gönül Yarası adlı filmde duyduğum o güzel Kürtçe şarkıyı söylemek geliyor içimden, ama sözlerini anlamadığım hatta hiç bilmediğim için vazgeçiyorum birden.. Aynur Doğan isimli güçlü ses can veriyor şarkıya. Ve şarkı, insanın bakış açısını, tüm önyargılardan sıyırıp değiştiriveriyor bir dile karşı...
İncir ağacısın gam götürensin
Tanrının inciri ve güzelidir
İncir ağacısın gam götürensin
Yarin bahtınadır, yarin bahtına...
(İnternet saolsun)
Kürtçe'yi daima duyarak ama bir türlü öğrenemeyerek geçti çocukluğumuz (babaanne tarafından büyütülme faktörü). Bizim yanımızda konuşulmazdı. Ne zaman halam gelecek olsa ikisi bir odaya geçer gizlice bıdı bıdı konuşmaya başlarlardı. Biz de oynamaya devam ederdik. Alternatif diliydi o babaanemizin. Bir nevi kuş dili muamelesi ederdi ama; yani ne zaman bir şeyler gizli kapaklı kalmak durumunda olsa, memleketten bir haber varsa ya da ne bileyim başkalarının öğrenmemesi gereken bi durum, Kürtçe konuşurlardı. Buralarda ayıp sayılırdı o dili konuşmak; tıpkı Kürt çocuklarının okullarda dışlanıp aşağılanması; Kürt mahallelerinde, insan değil de daha ziyade alien'ların yaşadığına inanılması gibi.
Sırf o dili biliyor olmak ve Türkçe'yi düzgün konuşamamak, toplum içinde parmakla gösterilen bir suçluyla eşdeğer olmak demekti.
Ben severdim babaanemin Kürtçe konuşmasını. Hala da çok mistik bulurum. Arada bazen (yaşının ilerlemesinden kaynaklansa gerek,) benim o dili bilmediğim detayını unutup o dilde bir şeyler anlatmaya çabalar dakikalarca. Bazen bilerek "babaane, ben anlamıyorum," demeyi geciktiririm çünkü hoşuma gider onun başka bir dilde, üstelik kendi ana dilinden daha rahat bir şekilde kendini kaybettiğini izlemek. Yıllardır İzmir'de yaşıyor ama sanırım Kürtçe ona, doğup büyüdüğü o güzel toprakları anımsatıyor. Şimdi yerinde barajın pis sularının hüküm sürdüğü..
Küçükken Urfa'ya gittiğimizde kendimi Arap ülkelerinden birinde zannederdim hep. Babamın dayıları, teyzeleri, kuzenleri ve onların çocuklarından olmak üzere koskoca bir sülaleyi barındıran güzeller güzeli bir köyde geçirilen günler geceler, sayfalarca anlatılsa yine de yetmez o duyguyu vermeye. Urfa, Türkiye'nin bana göre gidilip görülmesi gereken yerlerinin en başındadır ve bence inanılmaz bir dehadır küçücük çocukların kusursuz şekilde iki dil biliyor olması (haydi, Türkçe'deki bozuk aksan olayını es geçelim).
Benim tanıdığım bildiğim Kürtçe konuşanların hiçbiri başka amaçlar gütmeden konuşurdu bu dili. O coğrafyada doğup büyümüşsün ve asırlardır süren bir geleneği sürdürmüşsün öğrenerek, görerek; tıpkı düğününden bir gün önce eline kına yakman, ölen bir yakınının ardından lokma dökmen, bayramlarda yeni giysiler giyip akrabaları ziyaret etmen gibi, yeni doğan bebek için şeker dağıtıp dua okutman ya da..
Bunun neresi kötü?!
Urfa'da köyde yaz tatilini yaparken -o zamanlar barajın altında kalmamıştı köy- bahçelerden, ayarı bozacağımızı bile bile kilolarca meyve toplayıp yatana dek, çatlayıncaya kadar yerdik. Nar, ceviz, fıstık, kayısı, şeftali, karpuz, kavun ve elbet, henüz hiçbir coğrafyada o tadı yakalayamadığım incir'i dalından koparıp yemekten aldığım hazzı çok az şeyden alırım şu hayatta. Buzdolabına girmemeli meyve dediğin. Dolabın o kendine has doğal olmayan kokusu sindi mi meyve, meyvelikten çıkar. Pakete girer sanki, toprağından geldiği bahçe kokusunu kaybeder.
Urfa'da, Bekir amcanın bahçesinde; Bağdagül, Gülistan, Nazey ve Ayşegül'le incir ağacının altında geçirilen günler burnumda tütüp duruyor. Beynimin içinde hep aynı şarkı..
"Sen, incir ağacısın
Gam götürensin..."
İncir ağacısın gam götürensin
Tanrının inciri ve güzelidir
İncir ağacısın gam götürensin
Yarin bahtınadır, yarin bahtına...
(İnternet saolsun)
Kürtçe'yi daima duyarak ama bir türlü öğrenemeyerek geçti çocukluğumuz (babaanne tarafından büyütülme faktörü). Bizim yanımızda konuşulmazdı. Ne zaman halam gelecek olsa ikisi bir odaya geçer gizlice bıdı bıdı konuşmaya başlarlardı. Biz de oynamaya devam ederdik. Alternatif diliydi o babaanemizin. Bir nevi kuş dili muamelesi ederdi ama; yani ne zaman bir şeyler gizli kapaklı kalmak durumunda olsa, memleketten bir haber varsa ya da ne bileyim başkalarının öğrenmemesi gereken bi durum, Kürtçe konuşurlardı. Buralarda ayıp sayılırdı o dili konuşmak; tıpkı Kürt çocuklarının okullarda dışlanıp aşağılanması; Kürt mahallelerinde, insan değil de daha ziyade alien'ların yaşadığına inanılması gibi.
Sırf o dili biliyor olmak ve Türkçe'yi düzgün konuşamamak, toplum içinde parmakla gösterilen bir suçluyla eşdeğer olmak demekti.
Ben severdim babaanemin Kürtçe konuşmasını. Hala da çok mistik bulurum. Arada bazen (yaşının ilerlemesinden kaynaklansa gerek,) benim o dili bilmediğim detayını unutup o dilde bir şeyler anlatmaya çabalar dakikalarca. Bazen bilerek "babaane, ben anlamıyorum," demeyi geciktiririm çünkü hoşuma gider onun başka bir dilde, üstelik kendi ana dilinden daha rahat bir şekilde kendini kaybettiğini izlemek. Yıllardır İzmir'de yaşıyor ama sanırım Kürtçe ona, doğup büyüdüğü o güzel toprakları anımsatıyor. Şimdi yerinde barajın pis sularının hüküm sürdüğü..
Küçükken Urfa'ya gittiğimizde kendimi Arap ülkelerinden birinde zannederdim hep. Babamın dayıları, teyzeleri, kuzenleri ve onların çocuklarından olmak üzere koskoca bir sülaleyi barındıran güzeller güzeli bir köyde geçirilen günler geceler, sayfalarca anlatılsa yine de yetmez o duyguyu vermeye. Urfa, Türkiye'nin bana göre gidilip görülmesi gereken yerlerinin en başındadır ve bence inanılmaz bir dehadır küçücük çocukların kusursuz şekilde iki dil biliyor olması (haydi, Türkçe'deki bozuk aksan olayını es geçelim).
Benim tanıdığım bildiğim Kürtçe konuşanların hiçbiri başka amaçlar gütmeden konuşurdu bu dili. O coğrafyada doğup büyümüşsün ve asırlardır süren bir geleneği sürdürmüşsün öğrenerek, görerek; tıpkı düğününden bir gün önce eline kına yakman, ölen bir yakınının ardından lokma dökmen, bayramlarda yeni giysiler giyip akrabaları ziyaret etmen gibi, yeni doğan bebek için şeker dağıtıp dua okutman ya da..
Bunun neresi kötü?!
Urfa'da köyde yaz tatilini yaparken -o zamanlar barajın altında kalmamıştı köy- bahçelerden, ayarı bozacağımızı bile bile kilolarca meyve toplayıp yatana dek, çatlayıncaya kadar yerdik. Nar, ceviz, fıstık, kayısı, şeftali, karpuz, kavun ve elbet, henüz hiçbir coğrafyada o tadı yakalayamadığım incir'i dalından koparıp yemekten aldığım hazzı çok az şeyden alırım şu hayatta. Buzdolabına girmemeli meyve dediğin. Dolabın o kendine has doğal olmayan kokusu sindi mi meyve, meyvelikten çıkar. Pakete girer sanki, toprağından geldiği bahçe kokusunu kaybeder.
Urfa'da, Bekir amcanın bahçesinde; Bağdagül, Gülistan, Nazey ve Ayşegül'le incir ağacının altında geçirilen günler burnumda tütüp duruyor. Beynimin içinde hep aynı şarkı..
"Sen, incir ağacısın
Gam götürensin..."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)