30 Ekim 2008 Perşembe

Geri Gelen Blogger

Sonunda bu saçmalıktan kurtulduk ve blogger'a kavuştuk (gerçi birkaç gün oluyor geri geleli ama ben anca yazabiliyorum). Ktunnel yavaşlatıcısından kurtulmak da harika bir his. Aynı azmi, youtube için de umud ediyoruz..

Şimdi ise Ekşi Sözlük durdu. Sabahtır açılmıyor. Açılır gibi oluyor fakat bir türlü kullanıcı adımı zartımı zurtumu giremiyorum. Delirdim. Zaten sözlük hariç internette yaptığım bişi yok (facebook'u saymıyorum).

Can sıkıntısından aldım elime fotoğraf makinemi, odamda ikamet eden objeleri, arka bahçeyi, güneşin yapraklara vuruşu gibi saçmasapan detayları ölümsüzleştirdim. Sanırım fotoğraf çekmeyi daha bi öğreniyorum günden güne. Öncekilerle şu an çektiklerim arasında dağlar kadar fark var. Hem sonra misal makineyi başka birine veriyorum (ki çok sık ve herkese yapmam), çat çat çekip deşarj oladursun o kişi, bir bakıyorum çektiği fotoğraflara. I ııhh. Genelde ya odaklamayı beceremeyip flu çıkartıyor, ya da tam çekerken makineyi titretip busbulanık çıkmasına neden oluyor. O yüzden insanın kendi fotoğrafını aynaya bakmak suretiyle çekmesi kadar salak bir aktivite yok fekat şimdilik başka çözümüm de yok.

Sonra Mordeve'nin maskarası oluyoruz. Yok boynun şöyle çıkmış, yok Bengay sür (gerçi onu, Umut Sarıkaya diyordu) ahahajhsa lşslaskasadsd.

İşte bugün şu fotoğrafı çektim..

Detaylara değinecek olursak: gitar, çok sevdiğim bi arkadaşın yıllar önce vermiş olduğu bir Hard Rock Cafe klasiği..
İçki ise Camus, fekat içindeki sıvı fake. Yani içtik biz onu :D


Buncağız ise, Çandarlı'da bulmuş olduğum bir deniz kabığı hazretleri. Ablamla biz ona kısaca tüf tüf diyoruz. Uzaylılar yapmış olabilir. Üstünde durduğu şey ise, henüz kendime ait bir stüdyo olmamasından kelli yaratıcılıkta sınır tanımayıp kullanmayı göze aldığım bir incir yaprağı. Kendisi bizim arka bahçede yaşar. Mikemmel meyve verir. Arada çalabilirsiniz, ama bize de bırakın lan! :DD

Öperim..

27 Ekim 2008 Pazartesi

Worst Day Ever

Ege artık enikonu konuşabiliyor. Tam cümle kuramasa da kelimelerin çoğunu pek ala söylebiliyor. Anlamlarını dahi bilmediklerini taklit yoluyla söylüyor. S harfine genelde Ş, R’ye de Y diyor; bu durum tatlılığını 10.000’e falan katlıyor.

Yalnız.. geçen ayın 22’sinde, hayatım(ız)ın en korkunç gününü yaşamamıza sebep oldu.

Eylül 22, 2008..
Gündüz ablam bana bıraktı; ben baktım kuzucuğuma her zamanki gibi kahvaltıdan sonra. O akşamüstü Çandarlı’ya gidicez altı’mız (babaanem de var). Neyse hazırlandık arabaya bindik ablamı almaya geldik. Bir baktım bizimkinin alnı yanıyor. İlk defa kendim hariç bir canlının ateşinin olduğunu fark ettiğim an’dı. Ablam geldi, durumu söyledim hemen Levent beye götürdük. Muayene tamamlanıp ilaçlar alındıktan sonra yola koyulduk. Yol boyunca ateşi, derecesini korudu (hep 37 kusur).
Yazlığa geldik. Normalde bahçeye dalan, arabasına binip ortalığı talan eden çocuk, bir köşeye pustu. Durmadan çoraplarını çıkarıyordu. Biz yemek yedik, o hala betonun üstüne yatmış durgun durgun bakınıyordu. Saat 20.30 civarı ablam Ege’yi de alıp üst kata uzanmaya çıktı. Sonra bir ses geldi yukardan:
Baba koş, Ege’ye bir şeyler oluyor!!

Nefesimi tutup çıktım. Babam Ege’yi tutmuş, annem n'oluyor diye bağırıyor, ablam “baba gidiyor çocuk” diye ağlıyor, aşağıdan babaanem göğsüne vurarak merdivenleri çıkıyor. Midem bulanmaya başladı. Biraz daha yukarıda kalsam kusacaktım. Ege gitmiş sanki yerine başka bir şey gelmişti. Ağzı yüzü yamulmuş (kasılmış), bana bakıyor ama boş gözlerle. Ağzında gülümseme gibi bir şey ama çok feci, anlatılmaz..

Babam banyoda suyun altına sokuyor, Ege tepkisiz. Ablam gitti oğlum diyor. Ben çığlık atmaya çalışıyorum, göğsümden boğazıma koca bir yumru var. Ağlayamıyorum. Merdivenleri bir inip bir çıkıyorum. Annem sakin görünmeye çabalıyor. Babamın rengi atmış.. Çocuk gidiyor!?!

Neyse babam giysili miysili dinlemeden çocuğu buz gibi suyun altında 2 dakika kadar bekletiyor. Ben aşağıya iniyorum. Ardından babam kireç gibi yüzüyle Ege’yi getiriyor. Durmadan adını söylüyor: tamam oğlum, Ege, Ege, geçti! Hepimiz feryatlarla dışarı atıyoruz kendimizi. Ayağımda ev terlikleri.. Arabanın yanına geliyoruz.

Babam Ege’yi kucağıma veriyor. Sarılıyorum; aklıma binbir türlü şey getirerek, devam eden mide bulantımla.. Dünya sanki ayaklarımın altından kayıyor; Ege’mi tutuyorum, sıkıyorum kollarımda ama bu bana yetmiyor. Kendi sağlığımı oracıkta veresim geliyor ona.. O an ondan daha sağlıklı olmaktan utanıyorum.

Arabaya biniyoruz. Ablam, ben, Ege arkadayız. Ege çıplak. Ablamın kucağında yüzükoyun uyuyor. Ve ilk ağlamasını (tepkisini) duyuyoruz. Sonra hemen komşulardan bir bardak su istiyorum telaşla. Onlara da bulaşıyor telaşım.. Yol boyunca Ege’nin tepesinden aşağı su döküyorum. Her defasında ağlayıp uyuyor hemen. Ben de sırılsıklamım. Titriyorum ama umrumda değil.. Bizimkiler ne para ne bir şey almadan çıkmışlar. Benzin bitse sıçtık o an. Bergama’ya gidiyoruz. Yol uzadıkça uzuyor gözümde. 45 dakika 45 gün gibi geliyor. Sonunda varıyoruz. Güç bela hastaneyi buluyoruz. Ege’m hemen bir odaya götürülüyor ablamın kucağında. O sırada işlemleri yapan annem kendini koyuveriyor; bir saattir tutmuş kendini. Ağlıyor.. Sonra bir hastabakıcı Ege Yıldırım’ın yakını diye bağırıyor uluorta. İçimde bir şeyler eriyor cızz diye.. İğne vuracaklarmış Ege’me, ben gidiyorum koşarak. Kollarından tutuyorum. Kuzum çırılçıplak yatmış yatağa, morarmış soğuktan her yanı. İğnesini vuruyor hemşire ve oradan uzaklaşıyoruz..
Bir saat geçmeden eve varıyoruz. Babaanem? Tek başına. Telefon cevapmalayı dahi bilmez. Çıldırmış kadıncağız. Üstelik sezon olmadığından yazlıkta bir allahın kulu yok?! Neyse bizi görünce daha kapıyı açmadan ağlamaya başlıyor. Ege’yi görünce seviniyor. Hemen o Dakka Ege şebekliklere başlıyor, neşesi yerine gelmiş kuzumun.

O gece gözümde, dünyanın en kıymetli hazinelerinden, en güzel cennetlerden bile daha önemli tek varlığım oluyor Ege.. Gerçi bundan önce de pek farklı olmasa da..

Ettiğim dualarda, kendi ömrümden alınıp onunkine eklenmesini talep eden bir teyzeyim artık. Onun deyzesiyim, Eşin’iyim… O da benim.. Ege’m işte…

23 Ekim 2008 Perşembe

Yabancı Müzik

Nedir yabancı müzik'ten anladığımız? Hayır, sadece İngilizce şarkılarla sınırlı kalmış bir anlayış değil elbet..

Kendimi bildim bileli şarkı söylerim (gece klüplerinde olmasa da, ahahay). Çevremdeki herkes, sende kulak var kızım der (o iğrenç espriyi yazdırma şimdi). Yani şu çocukluğumdan beri mevcut olan utanç duvarımı yıkmayı becerebilsem, yeminlen şöhret basamaklarını hızla tırmanır meşhur bir bağğyan olurdum. Ama napalım kısfmet değilmiş.

Gelelim yabancı müzik mevzuuna.
Ben bebekken resmen İspanyolca şarkılar söylermişim. Anamın babamın yalancısıyım, lakin hayal meyal de olsa hatırlıyorum. Antep'e ne zaman gitsek babamın sevgili yakınları ısrarla tepemde biterdi ay şunu söyle ay bunu söyle diye. Bunu çok iyi hatırlıyorum bak. Söylerdim saf gibi. Sonra bi aralar tüm genç kızları ağlak bir şey haline getiren bir dizi vardı, Alcanzar! Hah işte onun şarkılarını ezberlemiştim, hala da bilirim anlamları olmasa da kafamda. Yani ister yabancı dile, ister müziğe olan yetenek densin, sanırım doğuştan gelen bir şans bu (öhhöm).

Birgün hiç unutmam. Ablam ve Melek'le beraber, Melek'lerin Bornova'daki evlerinin balkonunda oturuyoruz. Bir yaz günü. Bizim evden klavyeyi getirmişiz, pilleri takmışız. Balkondan tüm mahalleye canlı müzik yapıyoruz. Yanlız bi sorun var, klavyeyi tek çalabilen insanoğluyum sülalede (ki o da apayrı bir konu, enstrüman daha alınır alınmaz başına oturup her tür şarkıyı çıkarabildiğimi hatırlıyorum olm lan?!) Ablam ve Melek çatlıyor hasetlerinden, hatta daha sonraları Melek yalvaracak nooolur bana da öğret diye (pışııııkkk). Neyse ben çalıyorum onlar söylüyor. Daha doğrusu söyle'ye'miyor. Ferda Anıl Yarkın'ın, dönemin en popüler şarkısı olan Üzülme'sini icra ediyor san'at güneşlerimiz. Lakin şarkıya -afedersin- sıçıyorlar. Hep detone, hep detone.
Bir kısım var "seni ağlarken görmek zordur gönlüme" şeklinde. Allam bir türlü doğru söyleyemiyorlar orayı. Yeminle, saatler süren çalışma & çatlamalarım sonucu anca öğretebiliyorum bizim kalaslara..

Konu yabancı müzik'ti. Dağıldım yine o günlere dönüp dur bee. İlk gençlik yıllarımda (İngilizce'yle haşır neşir olmaya başladıktan sonra) bir yabancı müzik tutkunu olup çıkıyorum. Genelde pop takılsam da bir REM, Styx, Scorpions hastasıyım. Şarkıların manasını tam bilmiyorum lakin harfiyen ezberimde çoğu. Pop demişken, Gala denen gizemli bir ablamız var, onun Freed From Desire'ına hasta kalmayan var mıdır acaba o dönem gençleri arasında? Şarkının sözleri tam anlaşılmadığı için hep sallamışız da öyle söylemişiz meğer. Yıllar sonra bunu farkediyor ve kendimden utanıyorum..

No Doubt, Bon Jovi, Madonna, Queen, Sting, Celine Dion, Craig David, arada bazen Britney, hatta lan(?) Spice Girls.. o zamanlar tapınarak dinlediğim kişi/gruplar. Hatta dur, lise 1'de 29 Ekim kutlamalarında bizim sınıftan birkaç kızla beraber dandirik bi Spice Girls grubu oluşturup, yüzlerce insanın önünde utanmadan (yamulmuyorsam) Wannabe şarkısını taklit/icra etmiştik. Ben Emma olmuştum hatta ahuahhaha.

Nereden nereye.. Şimdi illa bir yere bağlamak mı gerekiyor? Elbet hayır lakin diyeceğim şudur ki, şu an yabancı müzik dinlemeye tahammülümün olmadığını farkediyorum ve şaşırıyorum bu bendeki değişime.

(Genelde) halk müziğini tercih etmem bilmem artık yabancı müzik sektöründeki yozlaşmadan mı, eski tadı almak için o zamanlarda kalma gerekliliği mi yoksa hiçbir şey değil de aslında ASLIma dönmüş olmanın verdiği huzurdan mı; Sabahat Akkiraz'dan mı, Mahsuni'den mi yoksa..

Bilemedim...

10 Ekim 2008 Cuma

Başlıksız Şimdilik

Geçen sene tam da bu zamanlar başka bi yerde başka alemlerdeydim. Mutluydum da sanırım..

Coşup taşma duyguları hiç olmadı bende; sevincini içten içe yaşayanlardanımdır. Keza üzüntü/sıkıntılarını da. Lakin geçen sene tam da bu zamanlar taşıyordum mutluluktan. Ağzım kulaklarımda hızla geçtiğimiz yolları nasıl geride bıraktığımıza hayret ede ede ve kafaya takmadan yağan yağmuru, denize ulaşmıştık..

Poyraz esiyordu hava. Ayaklarımın altında yalpalayan gemi gibi yalpalamaktaydım; kafam bin dünya olmuştu içmeden daha..

Sonra, neden beni çektiğini hala daha anlayamadığım ve bunun için özel bir çaba da sarfetmediğim kara parçasına ayaklarımı bastım. Şimdi hiçbir şey yoktu dünyada. Dört yanım huzurla kaplıydı ve sanırım alabildiğine mavilik!! (C'est la Vie)

Ne yöne dönsem içimi ısıtan ve hayat kokan ayrıntılar karşıladı beni. Hava öylesine soğuktu ki yanaklarım ve burnum kızarmış, parmak uçlarımın rengi kaçmıştı lakin hiç üşümüyordum. İçten ısıtma sistemli bir ülkedeydim nitekim. Üzüm ve şarabın yegane hayat kaynağı sayıldığı, rüzgarın baki olduğu ve yerlilerinden kan/can fışkıran bir ülkede üşümek ayıp sayılabilirdi..

Orada burada dolanıp mır mır yiyecek bekleyen yaratıkların tacizine uğradığım anlar bile öylesine kayda değerdi ki, sanırım şu hayatta hiçbir bok elde edemezsem bir kedi sahibi olabilirim gibime geliyor (I, I who have nothing)..

Geçen seneyi özlüyorum.. Ondan öncekini de.. Ondan önce ise hayat hiç olmamış gibi geliyor her nedense.

Uzaktan duyulan Rumca şarkıyı özlüyorum.. Yalnızlık hissini.. İzole yaşama fikrini.. Pencerenin kıyısında oturup yağan yağmurun taş sokaklara doluşunu sonra da usul usul akışını seyretmeyi.. Mavi tahta sandalyeli yeri çok özlüyorum.. Soğumaya yüz tutmuş havada sıcak bişiler ya da şarap içmeyi.. İstediğin an istediğin sokakta güven içerisinde dolanıp durma düşüncesini.. Kıçı kırık pansiyon odamı.. Sabahları mis gibi bir havada kızarmış ekmek kokusuna uyanmayı.. Minik tabaklardaki domates, ayva, vişne reçelini..

Ada'nın telaşsızlığını özlüyorum. O her şeyden elini eteğini çekmiş iki katlı ahşap evinde kedileriyle yaşayıp dantel ören yaşlı kadın dinginliğini, huzurunu...

Ada'mın dört bir yanı burnumun direğini sızlatıyor..

Bugünlerde özellikle...



05 Ekim 2008 Pazar

90'lar...

Çok acaip zamanlardı. Öyle böyle değil..
Nasıl güzeldia hayat, nasıl naif; bihaber, vurdumduymaz, hep beraber, elele...

Ne zaman çocukluktan çıktık, nasıl büyüdük hiç hatırlamıyorum. Büyüdük mü ya da.. Bir odada on kişi yattığımız, sohbete dalıp sabahladığımız zamanları... Şimdi evin duvarları üstüme dururken cevabını aramak abes geliyor.

Kalabalık bir ailenin çocuğu (anam dört, babam yedi kardeştir ayıptır söylemesi) olma avantajının, sanırım yalnızca bolca kuzen sahibi olma kısmını lehime kullanarak yaşadım hayatı hep. Ablam neyse, diğerleri o'ydu benim için. Melek, Halil, Ayşegül, Sevgi, Yasemin, Sevim ve daha bissürü bissürü.

Birinin omzuna yaslanıp ağlaşma kavramını arkadaştan ziyade kuzenlerde tanıdım bildim hep. Kimi zaman abla/abi, kimi zaman kardeş, çoğu zaman arkadaş gördüm onları kendime.

Ve ilk gençlik yıllarımı şimdi böyle özlemle dolu bir hüzünle anıyor; o döneme ait herhangi bir şarkıyla, bir filmle, ya da bir dergi/karikatürle deli gibi duygulanıp ağlamak istiyorsam; hayvanlar gibi kahkahaya boğulmak veyahut, başrolünde onlar vardır muhakkak.

90'lar..

Sarı saçlı koca çocuğun da söylediği üzre hayat hiçbir kere bayram olmamıştı, ya da her nefes alışımız bayramdı! İşte tam böyleydi o dönem. Kıçımızda en pahalı marka kot pantalon yoktu, cüzdanımız hiçbir zaman ohaa denecek kadar şişmezdi, bir yazlık edinebilmek uğruna koca ömür beklemiştik her birimiz, haftasonlarımız Alsancak'ın en pahalı cafe'lerinde de geçmemişti.

Ama delicesine mutluyduk lan?

Biraraya gelince gülüşüp ağlaşmaktan yüzümüz kırış kırış olurdu. Kavga da ederdik icabında. Kırmızı pul biberle bal birbirine karıştırılıp yenilir mi? Biz acı tatlıyı, bokunu çıkarırcasına birbirine harmanlardık aynı anda.

Bir derneğimiz vardı. Sevginin Gücü Gönüllüler Derneği. Sülalenin geneline inat kitap okuyoruz, Grup Yorum vesaire dinliyoruz ya, bir devrimcinin kanı dolanıyor damarlarımızda. Deniz Gezmiş, her bir kalp ritmimizde! Fukaranın yanında, kapitalizmin tam karşısında hatta tepesindeyiz. Aramızda topladığımız paraları gidip huzurevine bağışlıyoruz, artan parayla daha çok kitap, Leman dergisi, kaset vesaire alıyoruz ki bizden yaşça büyük sayılabilen halakızı Ayşegül'ün işlettiği türkü kafe daha nitelikli bir yere dönüşebilsin.. Daha çok üniversiteli gelebilsin.. Tanışalım, kaynaşalım (hakkaten müşteriden ziyade dost olarak görülürdü her biri).

Geceyarıları evden kaçtığımız zamanlar olurdu (lan babam, dayım filan okuyorsa sçtık). Nereye?
O zamanlar mükemmel şarkılar çalan bir radyosu vardı İzmir'in; Radyo 2000EM. Ender ve Murat'ın radyosu. Gecenin bi vakti evden kaçıp orada sabahlardık. Sezen'in Dua'sını çalardı Ender defalarca, bıkmadan...

Bugün dua ettim hepimiz için
Yüce Tanrı bizleri affetsin

Şehirlerarası yolculuklarda bile dört başımıza gittiğimiz zamanları hatırlamam hiç .Ya Melek olurdu yanımızda, ya Halil, ya Sevim.. O zaman buyrun cümbüşe. Antalya Kemer'de ablam, ben, Melek ve Halil'le geçirilen yazı nasıl unutabilirim ki. Halil'in bizi ekip paso Alman hatunlarla takılmasını, Melek'i turist sanıp yabancı dilde laf atan Antalya esnafını, Kaputaş'ta aynı anda turkuaz derinliğe dalışımızı, Kaş'ın begonvilli bir ara sokağında gitar çalan çocuğa aynı anda aşık oluşumuzu (Halil hariç elbet lan), Side'de Melek'le beraber, psikopat bi eleman tarafından bir barın tuvaletine kilitlenişimizi, onlarla ilk içtiğim birayı, şarabı, rakıyı...

İlk onlarla paylaştığım aşk'ımı..

Tarkan derdi ki "Unutmamalı"... İçim cız ederdi daha o zaman bile. Şimdi anlıyorum nedenini..

O günler zaten unutulmamalı hiç!

Hep şurda (kalp) bi yerde saklanmalı; pamuklarda bohçalarda, kapağı aşınmış albümlerde, eski elbiselerde, sayfiye yeri biblosunda, kıçı yırtık bir kot pantalonda, eski moda gözlüklerde, Sezen kasedinde, Ezginin Günlüğünde, şarap şişesinde ya da işte...