Çok acaip zamanlardı. Öyle böyle değil..
Nasıl güzeldia hayat, nasıl naif; bihaber, vurdumduymaz, hep beraber, elele...
Ne zaman çocukluktan çıktık, nasıl büyüdük hiç hatırlamıyorum. Büyüdük mü ya da.. Bir odada on kişi yattığımız, sohbete dalıp sabahladığımız zamanları... Şimdi evin duvarları üstüme dururken cevabını aramak abes geliyor.
Kalabalık bir ailenin çocuğu (anam dört, babam yedi kardeştir ayıptır söylemesi) olma avantajının, sanırım yalnızca bolca kuzen sahibi olma kısmını lehime kullanarak yaşadım hayatı hep. Ablam neyse, diğerleri o'ydu benim için. Melek, Halil, Ayşegül, Sevgi, Yasemin, Sevim ve daha bissürü bissürü.
Birinin omzuna yaslanıp ağlaşma kavramını arkadaştan ziyade kuzenlerde tanıdım bildim hep. Kimi zaman abla/abi, kimi zaman kardeş, çoğu zaman arkadaş gördüm onları kendime.
Ve ilk gençlik yıllarımı şimdi böyle özlemle dolu bir hüzünle anıyor; o döneme ait herhangi bir şarkıyla, bir filmle, ya da bir dergi/karikatürle deli gibi duygulanıp ağlamak istiyorsam; hayvanlar gibi kahkahaya boğulmak veyahut, başrolünde onlar vardır muhakkak.
90'lar..
Sarı saçlı koca çocuğun da söylediği üzre hayat hiçbir kere bayram olmamıştı, ya da her nefes alışımız bayramdı! İşte tam böyleydi o dönem. Kıçımızda en pahalı marka kot pantalon yoktu, cüzdanımız hiçbir zaman ohaa denecek kadar şişmezdi, bir yazlık edinebilmek uğruna koca ömür beklemiştik her birimiz, haftasonlarımız Alsancak'ın en pahalı cafe'lerinde de geçmemişti.
Ama delicesine mutluyduk lan?
Biraraya gelince gülüşüp ağlaşmaktan yüzümüz kırış kırış olurdu. Kavga da ederdik icabında. Kırmızı pul biberle bal birbirine karıştırılıp yenilir mi? Biz acı tatlıyı, bokunu çıkarırcasına birbirine harmanlardık aynı anda.
Bir derneğimiz vardı. Sevginin Gücü Gönüllüler Derneği. Sülalenin geneline inat kitap okuyoruz, Grup Yorum vesaire dinliyoruz ya, bir devrimcinin kanı dolanıyor damarlarımızda. Deniz Gezmiş, her bir kalp ritmimizde! Fukaranın yanında, kapitalizmin tam karşısında hatta tepesindeyiz. Aramızda topladığımız paraları gidip huzurevine bağışlıyoruz, artan parayla daha çok kitap, Leman dergisi, kaset vesaire alıyoruz ki bizden yaşça büyük sayılabilen halakızı Ayşegül'ün işlettiği türkü kafe daha nitelikli bir yere dönüşebilsin.. Daha çok üniversiteli gelebilsin.. Tanışalım, kaynaşalım (hakkaten müşteriden ziyade dost olarak görülürdü her biri).
Geceyarıları evden kaçtığımız zamanlar olurdu (lan babam, dayım filan okuyorsa sçtık). Nereye?
O zamanlar mükemmel şarkılar çalan bir radyosu vardı İzmir'in; Radyo 2000EM. Ender ve Murat'ın radyosu. Gecenin bi vakti evden kaçıp orada sabahlardık. Sezen'in Dua'sını çalardı Ender defalarca, bıkmadan...
Bugün dua ettim hepimiz için
Yüce Tanrı bizleri affetsin
Şehirlerarası yolculuklarda bile dört başımıza gittiğimiz zamanları hatırlamam hiç .Ya Melek olurdu yanımızda, ya Halil, ya Sevim.. O zaman buyrun cümbüşe. Antalya Kemer'de ablam, ben, Melek ve Halil'le geçirilen yazı nasıl unutabilirim ki. Halil'in bizi ekip paso Alman hatunlarla takılmasını, Melek'i turist sanıp yabancı dilde laf atan Antalya esnafını, Kaputaş'ta aynı anda turkuaz derinliğe dalışımızı, Kaş'ın begonvilli bir ara sokağında gitar çalan çocuğa aynı anda aşık oluşumuzu (Halil hariç elbet lan), Side'de Melek'le beraber, psikopat bi eleman tarafından bir barın tuvaletine kilitlenişimizi, onlarla ilk içtiğim birayı, şarabı, rakıyı...
İlk onlarla paylaştığım aşk'ımı..
Tarkan derdi ki "Unutmamalı"... İçim cız ederdi daha o zaman bile. Şimdi anlıyorum nedenini..
O günler zaten unutulmamalı hiç!
Hep şurda (kalp) bi yerde saklanmalı; pamuklarda bohçalarda, kapağı aşınmış albümlerde, eski elbiselerde, sayfiye yeri biblosunda, kıçı yırtık bir kot pantalonda, eski moda gözlüklerde, Sezen kasedinde, Ezginin Günlüğünde, şarap şişesinde ya da işte...