26 Haziran 2008 Perşembe

Fotoğrafsal Filmler

Çoğu filmi, sadece film olduğu için değil, görüntülerini izlemekten sonsuz bir haz aldığımı fark ettiğim için izler oldum son zamanlarda..

Buna, bildiğim en iyi örnek olduğu için ve fakat bildiğim başka başka örnekler dahi olsa yine de şüphesiz gönlümün bir numarası olarak kalmaya devam edecek olan, Ferzan Özpetek’in filmlerini verebilirim içtenlikle. İyi ki de böyle bir adam var ve iyi ki biz, Türkiye ve İtalya’nın destansı güzelliklerini muhteşem konular dahilinde izleyebilme şerefine erebilmekteyiz. Güzel insanlar da cabası..











İlk olarak Hamam’dan başlayalım, zira ilk izlediğim Özpetek filmi olur kendileri (şimdi gerçi bundan, vovv tüm filmlerini izlemiş galiba çıkarımı yapacakları hayal kırıklığına uğratarak, hayır yalnızca üçünü,, diyerek konuyu da böleyim bir güzel).
Hamam, sanırım benim 90’lar Türk filmleri içerisindeki ilk göz ağrım. İstanbul’un cumbalı, saçaklı, eski ahşap evlerle bezeli dar sokaklarını daha iyi portreleyen bir yapım daha hatırlamıyorum. Sonra filme ismini veren ve bizi biz yapan hamamlara da değinmeden edemeyeceğim elbet. Kubbedeki deliklerden buharla dolu yapıya dolan gün ışığı, her biri ayrı sanat eseri değerinde olan mermer kurnalar, işlemeler, göbek taşı, o kültüre özgü giyinen ve paklanmayı zevk aracı haline getiren renkli insanlar. Dışarıdan bir yabancı gibi izledim filmi, çünkü hamam nedir görmemiştim ömrümbillah. Neyse ki Karadeniz kamplarından birinde dağ taş tırmanıp öyle bir pasak biriktirmiştik ki, Rize’nin Ayder yaylasında meşhur hamama girip terleyip, hatta sadece terlemekle kalmayıp oklava gibi kirleri hatıra olarak orada bırakıp apak şekilde İzmir’e dönmüştük.. Fotoğraf çekmek isterdim fekat oradan sağ çıkar mıydım bunun garantisini veremeyebilirdim o koşullarda(!) Sözün kısası, Türk kültürünün çok iyi bir noktasını yakalamış Ferzan Özpetek, Hamam filminde. Konusu akılda kalmasa bile görüntüleri beyninde şimşek misali çakabiliyor izleyenin.























İzlemiş olduğum diğer Özpetek filmlerine de değineyim. İlkin, İtalya’yı görmeden ona aşık olmama vesile olan Le Fate Ignoranti! Yani Cahil Periler. Stefano Accorsi’yi günlük hayatta görsem rahatlıkla dibimin düşebileceğine olan yüksek inancım haricinde bir de iç mekanları ne denli sevdiğimi fark ettim bu filmle ben. Ancak o iç mekanları kalabalıklar doldurmalıydı. Şen kahkahalar atılıp, kocaman masalarda yemekler yenmeli, renk renk bardaklarda içkiler yudumlanırken arka fonda kulağa güzel gelen ve hangi dilde olduğu insanın pek de umrunda olmayan şarkılar çalmalıydı. Bir de perdeler uçuşmalıydı tül tül, cıvıl cıvıl.. Mütevazi bir mutfaktan güzelim İtalyan soslarının kokusunu duyar gibi olduysam eğer, bu Ferzan’ın dehasındandır. (Bak Ferzan diyorum dikkat ettiysen, artık nasıl benimsediysem)..
















Son olarak, izlediğim üçüncü film de Harem Suaré’dir. Her ne kadar kendimi hiçbir zaman Osmanlı’nın abartılı mimarisine yakın görmemiş olsam da bu filmde de saray motifleriyle bezeli portreler hoşuma gitti. Harem, buram buram kadın kokar ya okuduğumuz dinlediğimiz kadarıyla (neyse ki tanıklık etmedik); işte o efsunlu parselde yer alan kadınların Ferzan gözüyle gösteriliş biçimini çok sevdim. Objeler de oldukça başarılıydı; sofra takımları, kanepeler, yatak örtüleri, kostümler, takılar, kadehler… Nereden ve nasıl edinilmişlerdi.. Elbet bu, beni değil filme ayrılan bütçeyi alakadar eder ve bu konu burada kapanır.

Ferzan Özpetek’i her şeyden önce çok iyi bir fotoğraf sanatçısı olarak benimsedim ve derinden hayranlık duydum ona. Saydığım bu üç değerli film haricinde diğer başarılı yönetmenlerimizin maharetli ellerinden çıkan başka başka onlarca film vardır elbet, hayranlık uyandıran özelliklere sahip. Nuri Bilge Ceylan da, kuşkusuz, bunların başında ve aldığı her ödül, varması gereken hedefi bulan bir ok gibi saplanmakta kalbimize.










Vurdulu kırdılı, teknoloji harikası değil de hayatın içinden fırlamış gibi görünen film meraklısı bünyelere bir de şöyle bi güzellik yapayım; derim ki, izleyebiliyorsanız muhakkak Sen de Gitme Triyandafilis, Güle Güle, İlk Aşk ve Deniz Bekliyordu’yu izleyin. Yaslanın arkanıza, açın camları içeri temiz hava dolsun.. Film bitince varsa şayet şansınız, gidin deniz kenarına, ayaklarınızı sokun suya; yoksa da doğanın kollarına atın kendinizi. Hayat bambaşka görünecektir..

Hayat bir fotoğraftır.. Ya da tam tersi işte…

0 yorum: